Yönetmenliğini Deniz Gamze Ergüven’in yaptığı Mustang*, ilk olarak 68’inci Cannes Film Festivali’nde görücüye çıktı. Cannes’da Europa Cinemas Label Ödülü‘nü alan Mustang, özellikle salonda dakikalarca alkışlanması ve Yılmaz Güney’in Yol‘undan sonra Cannes’da en çok izlenen ikinci Türkiyeli film olmasıyla adından epey söz ettirdi. Ardından Saray Bosna ve çeşitli Avrupa festivallerinden birçok ödülünse sahibi oldu. Fransa’nın bu yılki Oscar En İyi Yabancı Dilde Film adayı olan film, genel anlamıyla Avrupa’dan geçer not aldı. Buna rağmen Mustang, Oscar’dan önceki son düzlük olan Golden Globe’da adaylık almasına rağmen ödülü Macaristan yapımı, Yahudi Soykırımı’nı anlatan Son of Saul/Saul’un Oğlu‘na kaptırdı. Şimdi Oscar’da durum değişir mi? Orası belli olmaz; fakat Saul’un Oğlu hâlâ güçlü bir aday.

Mustang, babaanne ve amcalarıyla yaşayan beş kız kardeşin yaşamını ve başına gelenleri anlatıyor. Karadeniz’deki bir sahil kasabasında yaşayan bu beş kardeş, okuldan çıktıktan sonra arkadaşlarıyla denize gider. Formalarıyla suda şakalaşan kızlar, erkeklerin de olduğu bir grupla oyun oynar. Bu olay üzerine kasabadakiler, kızların babaannelerine durumu anlatıp onların erkeklerle uygunsuz bir şekilde denize girdiğini söyler. Gayet eğlenceli başlayan film birden kâbusa döner. Büyükten küçüğe Sonay, Selma, Ece, Nur ve Lale adlı kardeşlerin hikâyesini en küçükleri olan Lale’nin ağzından dinleriz. Lale, hikâyenin gidişatını filmin başında şöyle dile getirir: “Her şey göz açıp kapayana kadar değişti. Önce rahatlık ve birden her şey boka sardı.” Beş kız kardeş eve kapatılır, ev günden güne yapılan demir ve tellerle hapishaneye çevrilir. Üstelik eve gelen kasabadan kadınlar, kızlara, yemek yapmayı, dikiş dikmeyi kısaca “evlenecek kadın” olmayı öğretmeye başlar. Sonra sırasıyla bekâret, evlilik ve ev hapsini kabulleniş birbirini izler…


Her şey birden bire oluyor

Mustang‘in Avrupa’da beğenilmesi çok da tesadüf değil. Uzun yıllardır Fransa’da yaşayan ve filmin hikâyesini Fransız senarist Alice Winocour ile yazan Ergüven’in, Türkiye’yi konu alan filme oldukça “dışarıdan” bakan yaklaşımı, bu beğeniyi açıklıyor. Lakin bu bakışı “Oryantalist” diyerek keskinleştirmekse fazlasıyla acımasız. Zira Ergüven’in bakışını oryantalist olarak nitelemek anlatılan hikâyeye burun kıvırma ve “abartıyorlar” demeye getiriyor. Zira Yönetmen Türkiye’deki kadınların başına gelen su götürmez gerçekleri anlatıyor. Hem Ergüven, konuya Avrupa sekülerizmiyle yaklaşmıyor, evet üstüne sinmiş bir Fransız anlatım tarzı var. Ama asıl mesele Ergüven’in senaryoyu birlikte kaleme aldığı Winocour’un Türkiye’nin iç dinamiklerine olan yabancılığı, bu da diyaloglarda su yüzüne çıkıyor. Sadece diyaloglar değil tabii, Ergüven Türkiye’de kadınlara bakış açısını ya da kadınları ta çocukken evliliğe hazırlanışına bakarken, hikâyenin sertliğini masalsı ve renkli bir şablonla yer yer kırma çalışıyor. Bunu yaparken de karakterleri ve olayları bu coğrafyaya yabancılaştırıyor. Bu da mesele buradan ama film Avrupa’dan edasıyla işi bozuyor. 


Konu biçimi öteliyor

Filmdeki olaylar Lale’nin de başta dediği gibi “birden bire” oluyor. O zamana kadar, evdeki halleri ve tavırlarından anlaşıldığı üzere, gayet özgür olan bu kızların neden aniden zapturap altına alındıkları muamma. Dahası evin müthiş güvenlik önlemleriyle dev bir hapishaneye çevrilmesi, ardı ardına gelen görücüler ve aceleyle verilen “kadınlık” dersleri, hikâyenin gerçeklik bağlamını koparan bir tablo ortaya çıkarıyor. Filmin belki de en güzel yanları olan kızların evdeki o kendiliğindenlik halleriyse bahsi geçen coğrafyaya ve birden dönüşen aileye taban tabana zıt. O sahneler “ergen cinsel uyanışına” epey düşkün Fransız sinemasından geçit töreni sunuyor, her ne kadar filmin belki de en güzel yerleri olsa da. Evin en küçüğü Lale üzerinden anlatılan hikâye, o yaştaki bir çocuk için fazla “olgun” diyaloglar içeriyor. Avrupa seyircisi için fark etmeyecek “yöresel ağız”, filmde es geçiliyor ve bunun gibi Türkiye’de önemsenebilecek diğer özgünlükler “hikâyeye” kurban ediliyor. Kızlar için dikilen tek örnek, kahverengi uzun elbiseler Karadeniz kasabasında manastırı mı var sorusunu akla getiriyor (The Magdelena Sisters/ Günahkâr Rahibeler filmini hatırlatıyor). 

Ülkenin genel havasına yabancı kalmayı bir yana koyarsak asıl vahim olan şuydu; daha önce Nezih Ünen’in Anadolu’nun Kayıp Şarkıları’nda dinlediğimiz “Eşrefoğlu al haberi” deyişi filmde, çiftetelli eşliğinde oynanan bir düğün ezgisine dönüşüyor… “Asıl olan konu, ona bak” diye bağıran yönetmen, anlatımın genelinde kullandığı Fransız esintili “özeni” her yere sirayet ettiremiyor. Ortada sadece üst üste yığılmış ve hepsi bir eve sığdırılmış “kadın sorunu” kalıyor, hem de en kaba hatlarıyla.


* Mustang: Özellikle ABD’de yaşayan esasen evcil attan türeyen ve daha sonra yabanileşmiş at. Filmde beş kızın saçlarının beline kadar olması da bir nevi bunu simgeliyor, bizdeki Yılkı atı misali…


Mustang / 1’ 33’’

Yönetmen: 

Deniz Gamze Ergüven

Senaryo: 

Deniz Gamze Ergüven, 

Alice Winocour

Oyuncular: Güneş Nezihe Şensoy, Doğa Zeynep Doğuşlu, Elit İşcan, Tuğba Sunguroğlu, İlayda Akdoğan, Nihal Koldaş, Ayberk Pekcan



SUZAN DEMİR