
HPG Komutanı Süleyman Şahin’in bölgesindeki işlerim bitince, bir kez daha Mustafa Karasu ile görüşmeyi denemek için ilk geldiğim yere geri dönmek üzere yola çıkıyorum. Bu kez, bana yardımcı olunmasını isteyen kapalı notlar, HPG’den. Beni yine 2-3 saatlik iki ayrı araba yolculuğu ve yürüyüşler bekliyor.
Herkes buradan Kandil diye söz ediyor ama aslında Medya Savunma Alanları denilen yer, kuzeyden güneyine kuş uçuşu 300 kilometre kadar. Eninin de en az 100 kilometre olduğunu tahmin edersek, 30 bin kilometrekare ile Trakya’dan (23 bin kilometrekare) büyük ve neredeyse İsviçre’ye yakın (41 bin kilometrekare) büyüklükte bir yerden söz ettiğimizi anlayacaksınız. Kandil, buranın sadece bir kısmı. Oysa Metina, Hinere, Gare, Bergare, Zap ve Zagros gibi bölgeleri de var...
Şansımıza gönderildiğimiz ilk durakta fazla bekletilmiyoruz. Öğle yemeği ve çaylarımızı içtikten sonra yeniden bir arabaya bindiriliyoruz. Bu süratte, komutanın yazdığını notun mu etkisi var, yoksa mola verdiğimiz noktanın komutanının gençliğinde gazetemizi dağıtmış biri olması mı bilemiyorum. Zaten kendisiyle uzun boylu sohbet de edemedik. Sadece bizi uğurlamaya geldiğinde, kendisini gördüm.
Beni Mustafa Karasu ile görüştürmeye yollayacak olan noktadaki yemek ve çay ikramına teşekkür edip, bir an önce onun yanına gitmeyi isteyince, sağlanan bir arabayla yola çıkıyorum. Sabah, erkenden başladığımız yolculuk, hava kararırken sona eriyor. Bu süreleri, özellikle buranın büyüklüğü hakkında bir fikir vermek için belirtiyorum. Hani, birileri bir ucundan girip, diğer ucundan çıkmayı düşünüyor ya...
Vali Karasu
Kaldığım şikeftte bulunan gerillalar ile uyanıp, kahvaltı yapılan dere kenarına gidiyoruz. Odun ateşinde demlenmiş o mükemmel çayların eşliğinde, sadece zeytin-ekmekten oluşan kahvaltımızı yapıyoruz. Burası basın ile ilgili bir manga. “Uydu, bilgisayar, kağıt, matbaa masrafından artan para, sadece zeytine yetiyor galiba!” diye espri yapıyorum. Meğer, bugün yer değiştiriliyormuş. (Güvenlik nedeniyle, mangalar sık sık yer değiştiriyor) O nedenle, menü biraz zayıf.
Aralarında hastane ve gerillaların resmi askeri kıyafetlerini diken dikimevi de dahil olmak üzere yaklaşık bin kişinin iaşesini sağlayan noktanın hiçbir bölümü kayırması mümkün değil, diyorlar. Bir alım noktası, yaklaşık bin kişiye bakıyorsa, Medya Savunma Alanları’nda en az 10 bin gerillanın olduğu tahmin edilebilinir. Bir gerilla, Mustafa Karasu’nun beni beklediğini söylüyor. Hemen kalkıp, birlikte gidiyoruz.
Karasu, ilk karşılaşmada hemen görüşemediğimiz için üzüntülerini bildiriyor. Çok yoğun olduğu her halinden belli. Nitekim, dün akşam da konuşmayı çok istediği halde, bir tabur komutanı ile görüşmek zorunda kaldığı için zamanı olmamış. Sorun değil elbette. Sohbetimiz okul yıllarından başlıyor. Mustafa Karasu da, benim gibi 12 Eylül öncesinde Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okuyordu.
“Sizin gibi zekiler, fakültede ‘İktisat ve Maliye’ bölümünü, bizim gibi tembeller ‘İdare’ bölümünü seçiyordu” diyor. Bu espriye hemen bir “estağfurullah” çekiyorum ama o, “Öcalan da İktisat ve Maliye bölümündeydi, biliyorsun!” deyince, konuyu daha fazla sürdürmüyorum. Ama 12 Eylül faşist darbesi olmasaydı, belki de Karasu bugün bir vali, ben ise belki de Merkez Bankası Başkanı’nın yerinde olabilirdim!
Karasu ile sohbetimiz onun Diyarbakır Cezaevi günlerine gidiyor. Açlık grevleri sonrasında, neredeyse tüm cezaevi onun tavsiyelerine uygun olarak sağlığına kavuşuyormuş. Diyarbakır Cezaevi konuşulunca, benim Mamak Cezaevi, adeta tatil yeri sayılacağından ben sadece dinliyorum. Öğle yemeği sırasında da süren sohbetimiz, “Ne olacak bu memleketin hali” havasında sürüyor.
Öğleden sonra, Karasu, mangasıyla birlikte bir başka yere yerleşmek üzere hareket ederken, ben yine ilk geldiğim noktaya dönüyorum. Hava kararınca gelen bir araçla, Hewlêr’e dönüyorum. Bana burada yardımcı olan Güneyli gazeteci arkadaşın evine ulaştığımda, saatler 12:00’yi gösterdiğinden, arkadaşıma duyarlığı için teşekkür edip, hemen yatmayı tercih ediyorum.
Hewlêr’de Türk markaları
Şikeftin sert zemininde mi, yoksa şimdiki gibi bir yatakta mı uyumanın mı daha sağlıklı olduğunu ayırt etmeye çalışırken uyumuş kalmışım. Sabah erkenden kalkıyorum. Bugün biraz Hewlêr’i gezip, fotoğraf çekeceğim. Bir de dönüş biletimi alacağım. Uçakla değil, kara yolundan dönmek istiyorum. Amacım hani şu meşhur Habur sınır kapısını geçerken yakından görmek.
Güneyli gazeteci arkadaşımın yardımıyla önce biletimi alıyorum. Sonra da şehrin kalesini, bedestenlerini geziyoruz ve ben fotoğraf çekiyorum. Şehirde ilk dikkatimi çeken şeyin inşaat olduğunu söylemiştim ya. İkincisi ise, şehrin -ve elbette Güney Kürdistan’ın tamamının- Türk markalarının ‘işgali’ altında olduğunu söyleyebilirim. Başta inşaat ve ev dekorasyon malzemeleri olmak üzere, şirketler buraya koşmuş!
Kuzeyden güneye gelen malzemeler arasında baklava ve kebap bile var, ama yiyecek sektörünün başına İlker markası çekiyor olmalı. PKK’nin iaşeci yetkililerinin özellikle tercihi olduğunu sanmıyorum ama misafir edildiğimiz yerlerde çikolata ve gofret gibi diğer ürünlerin yanında, hazır İlker ayrana bile rastlamıştım. Ancak yoğurdu kendisi mayalayan mangalar, daha fazla yoğunlukta.
Güney’deki silah alışkanlığı
“Family Mall” şehirdeki alışveriş merkezlerinden birisi. Kışın içinin sıcak, yazın ise serin oluşuyla Hewlêr halkının tercih ettiği yerlerden biri olmalı. AVM’de Avrupalı markalarla, Türk markaları yarış halinde. Buranın girişindeki bir işaret, hemen dikkatimi çekiyor. Bu işaretin anlamı, içeriye silahla girilmez. Müşteri, silahını kapıdaki emanete bırakıp, içeri giriyor ve alışverişten sonra çıkarken de geri alıyor.
Saddam’ın zulmünden kurtulunduğu ilk yıllarda, semt pazarlarında silah ticareti yapılırmış. Hem de sadece tabanca ya da kalaşnikof falan değil. Doçkalar bile alınıp, satılmış. Şimdi de, anlaşıldığı kadarıyla küçük ya da büyük boy silahlar satılıyor ama kayıtları daha ciddi tutuluyor olmalı.
Güneyli gazeteci arkadaşım, bir gün yolda kaza yapan iki aracın birinden fırlayan resmi kıyafetli birinin kalaşnikofunu diğer araçtaki kişiye doğrultması üzerine, sivil giyimli kişinin de belindeki silahı çekip, resmi kıyafetliye doğrulttuğunu gördüğünü anlattı. Bunun üzerine, “fotoğraflarını çekebildin mi?” diye sormam üzerine, “Hadi, ya, istersen kendin dene! Ben, arabamla hemen oradan uzaklaştım. Çatışma çıktıysa, hem de fotoğraf çeken bir şahidi sağ bırakırlar mı?” dedi.
Kürdistan bayrakları
‘Uzmanlık’ alanım dünya haberleri olduğu için, birçok ülkeyi görme şansım oldu. Ortadoğu’daki ülkeler bayraklarını her yere asmayı çok sever ama Avrupa’da ülkenin bayrağını her yerde görmezsiniz. Dünyada en çok bayrak gördüğüm üç ülke var: İsrail, Türkiye ve Güney Kürdistan...
İsrail’de tam bir bayrak çılgınlığı yaşanıyor. Sadece binalarda değil, bir şehirden diğerine giden araçlarda bile bayrak vardır. Biraz da güvenlik gereğidir bu. Yani İsrail ordusunun saldırısından koruma amaçlıdır bu tutum. Türkiye’de de sadece resmi bayram günleri değil, her fırsatta her yere bayrak asıldığı malum.
Güney Kürdistan’da da, her yere, hatta en köhne evlerin çatılarında Kürdistan bayrağı gördüm. Kimi dağ yamaçlarında gördüğüm, Kürdistan yazısı ve Kürdistan bayrağının resmi ise, beni taklit edilen yeri hatırlatıp, acı acı güldürdü. Ancak bir nevi ‘bağımsızlığını’ yeni kazanmış Güney Kürdistan için, günümüzde bayrak sevgisi, elbette anlaşılır bir şey. Hele, hele yüzyıllarca yaşanan baskıların ardından...
Habur’dan geçiş çilesi
Hewlêr ile Batman üzerinden Diyarbakır arasında 5-6 otobüs şirketi çalışıyor. Diyarbakır’a gelenler, yapılan aktarmalarla Türkiye’nin dört bir yanına gidebiliyorlar. Geliş gidişler yoğun olmalı ki, otobüs şirketlerinin müşterisiz kaldığı söylenemez. Otobüsteki 8-10 kişilik bir aile dikkatimi çekiyor.
Saat 20:00’de Hewlêr’den hareket eden otobüsümüz saat 24:00 gibi sınıra ulaşıyor. Sınıra diğer otobüslerden önce varmak üzere, şirketler arasında adeta bir yarış var. Sınıra doğru ilerlerken geçtimiz şehirlerdeki güvenlik amaçlı kontrol noktalarının kimilerinde geçmemiz için işaret ediliyor ama galiba bir yerde, peşmergeler otobüse girip, pasaportlarımıza baktı. Zaten Güney’deki yolculuk boyunca, pasaportlarımız, bizden çok otobüsün muavininin elindeydi. Sık sık birilerine gösterip, geri getirdi.
Sınıra ulaşmadan önce, sadece bir benzin istasyonunda 10 dakikalık bir ihtiyaç molası verildi. Otobüs yolcularının buradaki ihtiyacı, büyükçe bir marketten sigara ve çay alımıymış meğerse. Bu yüzden, 10 dakikalığına durulan yerden, yarım saati aşkın bir süre sonra kalkabildik. Neyse, artık şu meşhur Habur Sınır Kapısı‘ndayız. Otobüsümüz bir yere park edildi; bizim de sıramızın gelmesini bekliyoruz.
Otobüsten indik. Gece karanlığında, gençten biri gelip, ellerime sarıldı. Beni televizyondan tanıyormuş. Yani oradan seyredermiş. Gazetemizi okuyormuş. Ayaküstü biraz barış sürecinden bahsediyoruz. Onların otobüslerinin sırası gelince, o otobüse binip gidiyor. Bizim muavin ise, pasaportlarımızı iki kez götürüp, geri getirdikten sonra bize geri teslim ediyor. Çıkış damgalarımız vurulmuş.
Ama çilemiz bitmemişti. Önce eşyasız, sonra da tüm eşyalarımızla aşağı indiriliyoruz. Eşyalarımız didik didik aranıyor. Otobüstekilerin çoğu, aslında bavul ticareti yapıyor. İki paket sigara, dört kilo çay götürme hakları varmış. Meğer neredeyse herkes bu hakkını kullanmış. Belki de gerçekten gittikleri akrabalarına vermek için hediye niyetinedir, bilemiyorum.
Güney tarafındaki işlemler bittikten sonra, Dicle nehrinin kollarından biri olan Habur Çayı’nın üzerinden geçip, Kuzey’e geçiyoruz. Burada, herkes tüm eşyalarını alıp, x-ray cihazından geçirmek üzere sıraya giriyor. Buradaki işlemler bittikten sonra, bir başka noktaya giden otobüsten yeniden inip, pasaportlarımıza giriş damgası vurdurmak üzere yine sıraya giriyoruz.
İrak’tan kaçıp, Türkiye’ye iltica etmek isteyen Arap bir genç, buradaki kontrollerde fark ediliyor ve sınırdışı işlemleri yapılmak üzere, götürülürken, bizler yeniden otobüsümüze doluşuyoruz. Gümrük sahasından ayrılırken, saatime bakıyorum: Saat 05:00... Dört saati Güney’de, bir saati Kuzey’de olmak üzere tam beş saattir buradayız. Bu geçiş süreci, gündüz saatlerinde 8-10 saati bulabiliyormuş.
Otobüsümüz Batman üzerinden Diyarbakır’a doğru süzülürken, geride bıraktığım dağlardaki yaşamın üstüne, şimdi kabus gibi faturalı günler geliyor. Ayın sonuna geldik ve ödemem gereken kira, apartman aidatı, telefon, internet, su faturaları söz konusu. Şimdi gel de, “Kahrolsun, Kapitalist Modernite!” deme... BİTTİ
HÜSEYİN AYKOL