
DEMOKRATİK İSYAN ve DİRİLİŞ - II
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin, 20 saatte 3 bin eylemciyle yaptığı ankete göre Gezi Parkı direnişçilerinin eyleme başlamalarının en önemli nedeni “Başbakanın otoriter tavrı” imiş. Bu anketin sonuçları şöyle ifade ediliyor: ‘Direnişçilerin yüzde 70′i Başbakan’ın iddia ettiği gibi kendisini herhangi bir siyasi partiye yakın hissetmiyor. Yapılan anketten çıkan bir diğer sonuç da Gezi Parkı eylemlerine neden olan asıl konu Başbakan Erdoğan’ın otoriter tavrı… Direnişçiler kendilerini daha çok “Özgürlükçü” olarak tanımlıyor. Anketten çıkan sonuçlardan bir diğeri de direnişçilerin protestoların sonunda beklediği en önemli şey “Özgürlüklere saygı”.
Ankette direnişçilerin yaşı konusunda ise şu bilgilere yer veriliyor: Direnişçilerin yüzde 39.6′sı 19-25; yüzde 24′ü 26-30 yaşları arasında ve yüzde 75.8′i eylemlere sokağa çıkarak katıldı. Yüzde 53.7′si daha önce hiç bir kitlesel eyleme katılmayan direnişçilerin yüzde 70′i kendini hiç bir siyasi partiye yakın hissetmiyor. Yüzde 14.7′si bu konuda kararsızken yalnızca yüzde 15.3′ü ise kendini bir siyasi partiye yakın buluyor.
Anket, protestolara destek verenlerin çoğunluğunun görüşlerini aktarıyor: Başbakan’ın otoriter tavrının etkili olduğuna kesinlikle katılanlar yüzde 92.4′le birinci sırada.
Anketlerden, istatistiklerden her zaman doğru sonuçların çıkartılmadığını biliyoruz. Eğer doğru bir bakış açısına, doğru bir teoriye ve doğru kavramlara sahip değilseniz, istatistikler ve anketler yanıltıcı olabilir. Anketleri yapan bakış açısı da önemlidir. Örneğin başka bir anket, direnişi başlatanların yüzde 50’sinin bir işte çalıştıklarını ortaya koymaktadır. Buradan daha önceki anketten farklı bir sonuç, yani emekçilerin direniş içinde olduğu sonucu çıkarmak mümkündür. Elbette, çeşitli örgütler, gruplar, kişiler olayların nedenini kendi bakış açılarına göre farklı biçimde yorumlamaya çalışacaklardır.
AKP: Politik despotluk ve ekonomik eşitsizliğin bileşimi
Erdoğan’ın otoriter tutumu, elbette önemli rol oynamıştır. Ama Taksim-Gezi direnişini, yalnızca otoriter siyasete bağlamak tek-boyutlu bir açıklamadır. Akademik dünyanın, siyasal bilimcilerinin büyük çoğunluğu, at gözlükleriye dünyayı gözlemliyorlar. Sadece görüntüye vurgu yapıyor, görüntünün arkasındaki özü göremiyor veya görmek istemiyor. Şu basit soruyu soramıyorlar: Başbakan’ın otoriter tavrının arkasında yatan gerçeklik nedir? Otoriter rejimler, yalnızca kişilerin otoriter tavırlarıyla izah edilemez. Finans kapitalin, otoriter rejimlere eğilim göstermesi gerçeği de dikkate alınmalıdır. Bu nedenle, yaşanan direniş, genel olarak finans sermayenin, demokrasiyi dışlayarak siyasal gericiliğe eğilim göstermesinden ayrı ele alınamaz. Rant için, doğayı ve insanı sömüren kapitalizm, özü gereği otoriterliğe eğilim gösterir.
AKP, tüm kamusal varlıkları, tekellere, yandaşlarına peşkeş çekmektedir. Rant peşinde koşanlara, kentin yeşil alanları feda edilmektedir. Dolayısıyla Erdoğan’ın otoriter rejime eğilim göstermesinin arkasındaki finans sermaye görmezlikten gelinemez. Dolayısıyla dolaylı olarak bir sınıf mücadelesi gündemdedir. Çünkü direniş, rant peşinde koşan çekirge sürüsüne, finans sermayeye ve onun siyasal iktidarı olan AKP’ye karşı duruştur.
Nasıl ki, bilimin ve bilimsel düşüncenin, üretici güçlerin ve teknolojinin gelişmesinin motoru olduğunu ileri sürmek yanlışsa, olayların gerçek nedenini yalnızca siyasal otorite ile izah etmek de o kadar yanlıştır. Bilim, üretici güçleri geliştirmez, tersine üretici güçler, bilimi geliştirir. Engels, modern sanayinin bilimin gelişmesinin temeli olduğunu vurgulamıştı. AKP ve Erdoğan’ın otoriter eğiliminin arkasında, hem uluslararası finans kapital, hem de AKP’nin muhafazakar ideolojisi yatmaktadır.
Son 10 yılda iki gelişme daha belirgin oldu: AKP, büyük tekellere kar olanakları sağladı; Türkiye, alt-emperyalist olarak sermaye ihraç eder hale geldi. AKP’nin politikaları, işçi sınıfını ve diğer emekçi kesimlerini ezdi. Ama izlediği otoriter politikalarla tüm ezilenleri ve hükümet karşıtlarını biraraya getirdi: AKP, hem kar hırsından başka bir şey bilmeyen kapitalizmin ezdiği işçileri hem kapitalizmin doğayı tahrip etmesine karşı olan çevrecileri, yeşilleri hem T.C’nin otoriter düzeni altında ezilenleri (Kürtleri, Alevileri, özgürlük isteyen gençliği), hem de stadyumlarda polis copuna maruz kalan futbol severleri bir araya getirdi. Kısacası AKP, hem kapitalizmin azgınca sömürdüğü emekçi sınıfları hem de otoriter bir düzen nedeniyle toplumun geniş kesimlerini (Kürtleri, Alevileri, kadınları, çevrecileri, gençleri) ezen bir politika izledi.
Şöyle bir yorum yapmak mümkün: Finans kapitalin ekonomik haksızlık ve eşitsizlik üreten eğimiyle, AKP’nin siyasi ve ideolojik gericiliği çakışmıştır. Bir başka deyişle AKP, politik despotizmi ve ekonomik eşitsizliği birleştiren bir partidir. Bunun karşıtını Gezi Parkı direnişçilerinde görmek mümkün. Gezi Parkı direnişi, hem AKP’nin politik despotizmine karşı olanları, hem de bu sistemin ekonomik eşitsizliğinden acı çekenleri bir araya getirmiştir.
AKP, polis terörüyle direnişçilerin üstüne gidince, sistemden sorunu olan toplumun hemen hemen bütün kesimleri ayaklandı. Direnişi duyan Taksim’e geldi. Gezi direnişi bu sistemden sorunu olan herkesi topladı. Derdi olan herkes solcusu, işçisi, işsizi, anti-kapitalist müslümanı, feministi, eşcinseli, doktoru, avukatı, mühendisi Taksim’e yürüdü. Yapılması düşünülen 3. Boğaz Köprüsü’ne, Yavuz Sultan Selim adının verilmesine karşı olan Aleviler direnişe destek verdiler. Direniş kısa süre içinde bütün Türkiye’ye yayıldı. Bir isyan havasına büründü.
Görüntüye saplananlar ancak şovlara inanırlar
Taksim-Gezi direnişi, toplumda birikmiş gazı ateşleyen bir kıvılcım oldu. Polis devleti ve otoriter devlete karşı birikmiş tepki, kendi ifadesini ilkin gençlerin ağaçları savunmasında buldu. Bu birikmiş kin, barikatlar kurdu, polisi püskürttü. Kitleler 2 hafta boyunca polisin olmadığı özgürlük alanları yarattılar. Böylesi siyasal hareketlerin en belirgin özelliklerinden biri de, direnenler arasında destek, dayanışma ve paylaşma duygularını geliştirmesidir. Bu hareket, hiçbir örgütün etkisi olmadan kendiliğinden patlayan bir hareket olmuştur. Gezi direnişi ve daha sonrası gelişen direniş, kendiliğinden bir süreç olarak başlamıştır. Elbette, örgütler şu veya bu şekilde hareketler içinde yer almıştır.
Lenin, kendiliğinden hareket ve ayaklanma konusunda Kautsky’nin şu sözlerini aktarır: “… Yaklaşan devrim… hükümete karşı kendiliğinden bir ayaklanmaya daha az ve uzayan bir iç savaşa daha çok benzeyecektir.” Ve Lenin şunu ekler: “1905 devriminde böyle oldu ve gelmekte olan Avrupa devriminde şüphesiz böyle olacaktır!” Ama her ne kadar, kitle ayaklanmaları kendiliğinden bir şekilde başlasalar da, devrimci bir önderliği yoksa başarılı olamazlar. Kendiliğinden hareket çok önemlidir, ama aşırı abartıp kuyrukçuluğa düşmemek gerekir.
Gezi direnişi, sistemle sorunu olanları ve ezilenleri bir araya getirdi. Erdoğan, otoriter tarzıyla, bu direnişin büyümesine katkı sağladığını görmeyecek kadar, gerçeklikten kopmuş bir Başbakan, ya da toplumu bilinçli olarak germeye çalışarak emperyalist müdahaleye olanak sağlayan bir provokatördür; bu da değilse akılsız bir Başbakan olmalıdır.
Hegel, eserlerinin birinde şu anlama gelen sözler yazmıştı: Genellikle çürümüş veya birikmiş sorunları olan toplumda sorunları çözecek ‘büyük adamlar’ yoksa böylesi toplumlarda, iktidarın tepesine eğitimsiz, çapsız ve kendini bir şey sanan ‘küçük insanlar’ gelir. Bu, siyasal tarihin özgün bir yasası olsa gerek. Siyasal tarihten iki örnek vermek gerekirse, biri Fransız Devrimi öncesinde iktidarda bulunan Kral Lui, (XVI. Louis), öteki soğuk savaş döneminin devşirmesi olan çapsız Gorbaçov. Erdoğan, ne oldum delisi küçük adam, Türkiye’nin siyasal tarihinin bu döneminde, bu yasayı doğrulayan bir aday gibi görünüyor. Hiç bir alt-yapısı, eğitimi olmayan çapsız biri olarak Başbakan olmuştur.
T.C’nin merkeziyetçi otoriter geleneğini, İslam yağıyla parlatmaya çalışan Erdoğan; toplumu, kendi kafasındaki gerici hayallere göre otoriter bir şekilde düzenleyeceğini sandı. Siz bakmayın, Erdoğan’ın Avrupa’ya ABD’ye meydan okuyan şovlarına. 2. Paylaşım Savaşı’ndan sonra tüm emperyalist ülkelerin, özellikle ABD emperyalizminin izlediği bir politika var: ABD yönetimi, Türkiye gibi ülkelerde iktidarda olanların ABD karşıtı sözlerini anlayışla karşılıyor. ABD’ye ‘bağımlı iktidarların kitleleri kendi kontrol altında tutmasına yardım ettiği’ gerekçesiyle böylesi ABD karşıtı sözleri ciddiye almıyorlar, hatta böylesi şovları sahneye koyarak destekleyebiliyorlar. Çünkü böylesi şovlar, ABD’ye vb. bağımlı bir Başbakanın kitleleri kontrolü altında tutmaya yarıyor. Ancak burnunun ucunu göremeyen gazeteciler, görüntüye saplanıp kalanlar bu şovlara inanırlar.
AKP’nin siyasal felsefesi nedir?
AKP nasıl bir partidir? AKP’nin siyasal felsefesi nedir? Demokratik İsyan hareketine girişenler ve bu isyana destek olan milyonlarca insan, AKP’nin nasıl bir siyasal yapı olduğunu kendi deneylerinden öğrendiler ve öğrenmeye devam ediyorlar. Ama ampirist yaklaşım, gerçekliğin bütünlüğünü yakalamaktan uzaktır. Pratiği teori düzeyine yükseltmekten kaçınmak gerekir. Pratik ve deney önemlidir; ama yetersizdir, bu nedenle teorik analizler de gereklidir.
AKP’nin, dünya görüşünü açıklamakta yarar var. İlkin şunu saptamak gerekiyor. AKP’nin “gerçek din”le ilişkisi yoktur. AKP, dogmatikleşmiş, insana yabancılaşmış, egemenlerin çıkarlarına uygun hale getirilmiş ılımlı İslam’ı savunan, sermayenin hizmetkarı olan, sonradan görme bir partidir. AKP’yi küresel-kapitalizme, tekellere, sermayeye biat etmiş tarikatların (Nakşibendi ve Nurcu zenginlerin) partisi olarak değerlendirmek daha doğrudur.
Devam edelim. AKP, paradoks üzerine kurulmuş bir partidir. O paradoks ise şöyle: AKP, ekonomik alanda liberalizmi savunurken, siyasal ve felsefi açıdan her türlü liberalizme düşmandır. AKP’nin siyasal anlayışı, akılcılığa, demokrasiye, laikliğe karşıdır. AKP, dünya görüşü itibariyle, özgürlüklere, demokrasiye ve sosyalizme düşman olan bir partidir. Çünkü dünya görüşü, itaat ve biat etmeye dayanmaktadır. Böylesi bir anlayış zorunlu olarak politik despotizme götürür. AKP, hiyerarşik bir dünya anlayışını savunmaktadır. Sultanlar emir verir, kullar itaat eder. AKP’nin siyasal anlayışı, modern çağın değil, Ortaçağ’ın düşüncesidir. İnsan ve özgürlük düşmanı olan AKP’nin dogmatik ve kapalı bir dünya anlayışı, toplumda nefretten başka bir sonuç getirmemektedir. AKP’ye göre yönetenler ve zenginler üstündür, çünkü Allah onları üstün yaratmıştır. Yönetilenlere ve yoksullara ise, kulluk etmekten başka bir şey yoktur. Yoksulların, kaderlerine boğun eğmekten başka çareleri yoktur. AKP, ‘ayakların baş olmasını’ istemediği için tüm özgürlüklere, işçilerin, halkın bağımsız örgütlenmelerine düşmanca davranır. Ama ‘halkçı’ görünmek için de elinden geleni yapar.
İnsanı karınca gibi gören bu anlayış, kendine güvenmeye başlayan insanların ve toplumun direnişiyle karşılaşıyor. Cumhuriyet yerine ‘vekiller teokrasisini’ getirmeye çalışan AKP, 21. yüzyılda Ortaçağ düzenini getirebileceğini hayal ediyor. Dünya görüşü itibariyle AKP, sınıf mücadelesine karşıdır. Demokrasiye ve özgürlüklere kapalı olan AKP’nin siyasal ‘felsefesi’, yurttaş haklarıyla taban tabana zıttır. En küçük protesto hareketine ve muhalefete düşmanca karşı çıkmasının nedeni budur. İtaate boyun eğmeyen, her görüşü bastırmaya, her protestoyu ezmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla sermayeye biat etmiş AKP gibi bir partinin siyasal ‘felsefesi’ de otoriter bir anlayış üzerine kurulmuştur. Bu anlayış zenginlerin cömertliğine, yoksulların minnettarlığına dayanan bir anlayıştır. Minnettar olmayanlara karşı, biber gazını kullanan bir polis devleti oluşturmuş olması kendi bakış açısının bir sonucudur. Gezi, AKP’nin ve Erdoğan’ın maskesini düşürmüştür.
Türk-İslam sentezinde kırılma
Kürt hareketi, Türk-İslam sentezinde Türkçülüğe vurgu yapan bir ideoloji olarak Kemalizm’i gözden düşürünce, AKP ve öncülleri Türk-İslam sentezine İslami aşı yaparak, Türkiye’de kapitalist sistemi korumaya ve stabilize etmeye çalıştı. Ancak aşı yapma geri tepmeye başladı. Özgürlük tutkusu, topluma sürekli İslam’ı aşı yapmak isteyen AKP’ye “dur” diyor artık.
Taksim-Gezi direnişi, Türk-İslam sentezinde büyük kırılmanın önemli bir belirtisidir. AKP Hükümeti, 19. yüzyılın düşüncesini, 21. yüzyılda sürdüreceğini sanıyor. Küresel-sermayeye entegre olan bir Türkiye yaratırken, köhnemiş Türk-İslam senteziyle toplumu yöneteceğine inanıyor. Elbette kapitalizm, her türlü politik sistemle (faşizm, otoriter rejim, askeri diktatörlük vb.) uzlaşabilir. Ne var ki AKP, ekonomik alanda izlediği liberal politikalarla, istemeden de olsa bireyselliği, bireyciliği güçlendirerek, kendine güvenen genç bir nesil yetiştirirken, bu gençliği, dogmatik dini geleneklerle kontrol altına alacağını sanıyor. İlerde tarihçiler, bu nafile çabayı daha doğru değerlendireceklerdir elbette.
Kemalist ideolojinin dayatmalarına karşı olan İslamcılar, şimdi kendi yaşam biçimlerini topluma dayatmaya çalışıyorlar. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü kamusal yaşama müdahale eden dogmatik din anlayışı, politik despotluk biçimine bürünmek zorundadır. AKP, İçkiyi yasaklayarak, kaç çocuk yapılması gerektiğini dikte ederek, eşlerin ‘cinsel uzuvlarını’, (bir dostumun deyişiyle ‘zorro’sunu bile) yönetmek istemiyle, kendi yaşama anlayışlarını, topluma dayatmaya çalışıyor. Alman filozofu Kant, resmi evlilik konusunda şöyle diyordu: Resmi evlilik, karşı cinslerin cinsel organlarını karşılıklı olarak kullanma hakkını ele geçirmek demektir.
Din konusunu en geniş bir şekilde ele almış olan Alman filozofu Hegel şöyle diyor: İsa’nın ölümünden sonra Hıristiyanlık dini, bozulmuş ve dogmatik hale gelerek, insana yabancılaşmıştır. Bozularak dogmatik hale gelen din, insanı boyun eğmeye ve kilisenin otoriterliğine götürmüştür. Kilisenin egemen olması, bozulmuş dinin örgütlenişidir. Hegel’e göre, yozlaşmış din anlayışı, kiliseyi doğurmuştur. Kilise ise, emir ve itaat etmeyi temel ilke haline getirerek, akılcılığa, insan özgürlüğüne karşı olmuştur. Hegel’e bakılırsa, Hıristiyanlığın geçirdiği reformasyon, Kilisenin bozulmasından kaynaklanmıştır. Bugün şöyle bir analoji yapmak mümkündür. Hegel’in Hıristiyanlık için söyledikleri, İslam dini için de söylenebilir. İlkin saf olarak doğan İslam dini, süreç içerisinde bozulmuş ve yozlaşarak egemenlerin hizmetine girmiştir. İslam’ın politikleştirilmesinde ve politik İslam’ın güçlendirilmesinde Kemalizmin yanlışlarının büyük bir payı vardır. Bugün politik İslamcıların büyük bir çoğunluğu, İslam dininin dogmatik hale gelen, yozlaşmış bir biçimini savunmaktadırlar. Politik İslam’ın dogmatikleşmesi ifadesini bugünkü AKP’de bulmuştur. Kilisenin bozulması, nasıl ki, Hıristiyanlığın reforme edilmesine, reformasyon süreci de Aydınlanmaya götürmüşse, buna benzer biçimde de AKP’nin dogmatik ve otoriter tutum alması da, en azından Türkiye’de İslam dininin reforme edilmesine götüren zemini hazırlıyor. AKP, bizzat kendi yarattığı ekonomik-sosyal durumunun, kendi ideolojik-siyasal anlayışını aşındırdığını göremiyor. Demek ki, ilginç bir durumla karşı karşıyayız: İslam dininin reformdan geçirilmesine, İslam dinine reform yolunu açan, bizzat AKP’nin kendisidir. Bu da dinin kendi diyalektiği oluyor. DEVAM EDECEK
YENER ORKUNOÐLU