Ancak bir çok Kürt, AKP Hükümeti ve Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) arasında başlayan yeni siyasal süreç gündemde arka plana düştüğü için kaygılandılar. Olanları sorgulamaya başladılar ve bunlar arasında bir kısım, Gezi protestosunu bilinçli şekilde milliyetçi-faşist kesimlerin başlattığını ve(ya) yönettiğini iddia ettiler. Kemalist, milliyetçi ve faşist güçlerin etkin olduklarına göre bu protestolardan uzak durmak gerektiğini de diyorlar.
Bu protestolar, Newroz’da resmen başlatılan siyasal süreci bir süreliğine arka plana ittiği doğru, fakat son haftalarda Kürt sorunu yine tam gündeme oturdu ve ana sorun olduğunu kendisini açıkça gösterdi. Bu açıdan kaygılanmaya gerek yok. Eğer süreç ciddi tıkanma riskini taşıyorsa, bunun Gezi protestoları ile alakası yoktur.
Gezi protestoların milliyetçi-faşist çevreler tarafından yönetildiği en azından İstanbul için doğru değildir. Kürdistan dışındaki Anadolu şehirlerin çoğunda bu çevrelerin çok etkin olduğu isabetli olsa da, burda önemli olan bu protestoların içinde çok farklı ve daha önce hayatında siyasal eylemlilik içinde girmemiş kesimlerin yer alması ve direnişin başladığı İstanbul’dır. Orda protestocuların ilerici boyutu kendisini Lice’deki katliama karşı kendisini gösterdi. Onbinlerce Kürt olmayan insanlar, Medeni Yıldırım’ın bilinçli şekilde katledilmesini kınadılar. Buna benzer bir protesto Kürt olmayan insanlar tarafından son 29 yılda hiç gerçekleştirildi mi? Bu protestolar milliyetçi/ulusalcı düşünen insanları İstanbul’da değiştirmeye başladığını bile diyebiliriz. Henüz sayıları az da olsa, böyle gelişmelerin zaman alacağı ortada. Artık gerçek anlamda özgürlüğü için onyıllardır mücadele Kürtlerle dayanışma içinde olabilecek bir Türkiyeli halk kesimi doğmak üzeredir.
İstanbul’dan yayılan direniş özellikleri ve tartışılan konular diğer kentleri de etkileyeceğini zamanla beklemek gerekir. Bundan dolayı da Kürtler de aktif bir şekilde İstanbul ve bazı uygun Anadolu kentlerinde bu mücadelede yerini almalılar. Kürtlerin buradaki varlığı Türkiyelilerin ana sorundan kaçamamaları demektir.
Gezi Parkına karşı başlayan protestolar İstanbul’da tam anlamıyla halk direnişiydi (halkın ezici çoğunluğu bunun arkasında durmasa da). Hiçbir siyasal oluşum tek başına bunu başlattığını ve yönettiğini iddia edemez. Bu birinci güzel nokta. İkincisi sosyalist-devrimci kesimlerin kendi siyasal konseptlerini köklü şekilde gözden geçirmeleri gerektiği görüldü. Onlar direnişte önemli rol almış olsalar bile berleyici öncü rol konumunda değillerdi. Üçüncü güzel nokta şudur: Direniş sonrası İstanbul’un onlarca mahallesinde gerçekleştirilen forumlarda, demokrasi tarihte hiç olmadığı kadar Anadolu’da işletiliyor. Bu yapılanlar Kürt siyasal hareketin 2005 yılından beri ‘demokratik konfederalizm’ ile ifade ettiğine yakındır. Kürdistan’da 2008’den beri uygulanmaya başlayan pratik ve Çolemerg’in 27 köyünde kurulan komünlere paralel (dünya çapında da görülen) bir yaklaşımdır. Bu siyasal yaklaşımın hem neoliberal otoriter AKP rejimine hem de özellikle sosyal-ekolojik krizlere çözüm bulamayan temsili demokrasiye tek alternatif olduğunu unutmayalım.
AKP Hükümeti ve Erdoğan’ın imajı bu protestolar sonucu sarsıldı. Toplumun yarısı artık daha net şekilde bu yeni otoriter rejime mesafe alacaktır. Aynı zamanda AKP’den yavaş da olsa kitleler kopmaya başladılar.
HDK’li olmayan yeni protestocuların çoğu hemen HDK’ye dahil olurlar mı bilemeyiz. Ama en azından HDK bileşenleri ile yakınlaşma sağlayabilme ihtimali yüksektir. Bu olursa gerçek ve kapsamlı bir muhalefet gelişebilir...
Gezi direnişinin halklara getirdikleri
Gezi Parkı’nın yok edilmesine karşı başlayan direniş Haziran ayı boyunca ana gündem maddesiydi. TC joğrafyasında yaşayan ve Kürt olmayan halklar arasında hükümet ve devlete karşı 12 Eylül askeri darbesinden beri en kapsamlı halk direnişiydi. Hepimiz takip ettik ve sol-demokrat-devrimci-eleştirel olan çevrelerin çoğu doğal olarak sevindi.