Toplumsal muhalefeti temsil etme iddiasında olan tüm devrimci-sol örgütlerin, siyasi partilerin jargonunda çoğulculuk, ezilen tüm kesimler için mücadele iddiası bulunur. Ancak hemen hemen tüm örgütlerin kendine benzemeyenlere karşı doğal bir alerjileri, reaksiyonları vardır. Bağımsız bireylerin örgütlere, örgütlü mücadeleye reaksiyonları olduğu gibi…

Gezi Parkı’nda yaşananlar Türkiye’deki toplumsal muhalefet için büyük bir dönemeç…  
Herşeyden önce eylemciler arasındaki dayanışma, birlik duygusu gelecek için büyük ümit verecek cinsten. Ortak platformlarda hiçbir zaman bir araya geleceğini düşünemeyeceğiniz sayısız örgüt, kurum ve şahsiyet bugün Taksim’de bir çatı altında buluşmuş durumda. Bugüne kadar da bir iki ufak olayın dışında herhangi bir olumsuzluk yaşanmadı.
Bu geniş tabanlı ortaklık bir partinin, bir hareketin direnişin gelişimi ve sonuçlarının üzerine oturması önünde büyük engel. Direnişçiler o kadar hassas bir noktadalar ki şakulleri bir tarafa kaysa hemen ulusalcı, marjinal, Komünist, devlet düşmanı “yaftası” yiyecekler. Yafta bir defa yendi mi de artık direnişin genişleyen karakteri, çoğulcu karakteri artık sınırlı bir grup olarak karşıtlarıyla mücadele eden bir karaktere bürünecek. Ancak Taksim’deki eylemcilerin tutumları böylesi bir sonucun ortaya çıkmasını engelledi.
Bu açıdan Taksim’de, Gezi Parkı’nda büyük bir iş başarılıyor. Direnişte doğal liderlik rolünü üstlenen, bu yaklaşımın egemen kılınmasını sağlayanlar gerçekten toplumsal muhalif hareketin geleceğinin çerçevesini çiziyor.
***
Kürtlerin bir kısmı barış sürecinin geleceği konusunda endişeli. Herşey yoluna girmişken (!) bu direniş hareketinin süreci zorlayacağını düşünenlerin sayısı hiç de az değil.
Birincisi ve herşeyden önemlisi onyıllardır Taksim meydanını dolduranların yüzde 95’inin tasavvur dahi etmekte zorlanacağı bir varlık-yokluk mücadelesi veren bir halkın Taksim’deki direniş karşısında egemenlerden yana, iktidardan yana bir tutum, tavır içinde olması beklenemez. Hususi çalışılsa dahi bu mümkün olmaz.
Sürecin güçlü ve hatta daha güçlü bir AKP iktidarıyla daha da ileri gideceğine inananlar zaten baştan yanılıyorlar. AKP daha güçlü olsa Kürtlerle böyle masaya oturmaz, oturmazdı. Barış sürecinin gelişmesinin AKP’nin dünya görüşü, vizyonuyla alakası yok. Hangi güç iktidarda olursa olsun Kürtlerin Ortadoğu’da gelişen iklimde kopuşa doğru gittiğini görecek ve bunun önüne geçebilmek için hamleler yapma ihtiyacını duyacaktı. Üstüne savaşın AKP’yi zorlayan, zayıflatan rolü de eklenince barış süreci olarak adlandırdığımız süreç başladı.
AKP’nin özellikle de Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasal kültüründe uzlaşma yok, çıkar var. AKP ve Erdoğan kendini güçlü görse, güçlü hissetse siyasal Kürt hareketini daha da bastırmak için ilan ettiği seferberliği onyıllar boyunca sürdürürdü.
Kaldı ki AKP’nin barış sürecinde atılacak adımlar konusunda öyle çok fazla acelesi yok. KCK davalarında halen siyasal faaliyetleri nedeniyle Kürt temsilciler ağır hapis cezalarına çarptırılıyor. Serbest bırakılanların sayısı tutukluluğu devam edenlerin yanında çok az.
AKP’den beklentili olmak barış sürecinin başarısızlıkla sonuçlanmasının reçetesidir. Toplumsal muhalefet güçleriyle Kürtlerin arasına mesafe koymaya çalışmak da Kürtlerin Türkiye’nin geleceğinde oynayacağı rolü baltalamaktan başka bir şey değildir.