
Taksim Gezi Parkı olayı, yıllarca birikmiş bu tepki ve öfkenin patlaması oldu ve kısa zamanda Türkiye’nin tümüne, kısmen Kürdistan’a ve diğer ülkelere yayıldı. Bu isyanda, PKK’nin öncülük ettiği ve yaklaşık kırk yıldır süren demokrasi ve özgürlük mücadelesinden etkilendiği, esinlendiği ve cesaret aldığı; Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın Newroz’la başlattığı ve Özgürlük Hareketinin pratik adımlarıyla işleyen sürecin de çok önemli payı olduğu ortadadır. İsyana kalkan toplulukların güçlü bir siyasal bilinç, örgütlenme ve hedefe sahip olmadıkları biliniyor. Ancak doğru yaklaşılması halinde kararlı, örgütlü ve hedefi belli olan bir demokratik direnişe dönüşebilme olasılığı da vardır. Ancak başta HDK, BDP olmak üzere, demokratik toplumsal örgütlenmelerin bu isyana mesafeli, dar ve yüzeysel yaklaşımları Ankara konferansı çizgisinin, tartışmalarının pratik ayağının üzerinde daha fazla yoğunlaşma gerektirdiğini göstermektedir.
Gezi Parkı olayları ilgili herkese şunu göstermiştir: Halen toplumsal dinamikler canlıdır. Bu dinamiklerin hepsinin sabırları taşmıştır. Bundan sonra da böyle olayların gelişme zemini güçlüdür. Bunun zeminini Kürt Halk Önderi Öcalan tarafından başlatılan hamlenin attığı görülmelidir.
'Dış mihraklar, farklı güçler' vb komplo senaryoları iktidar yalakalarının söylemlerinden başka bir şey değildir. Halka rağmen karar mekanizmalarını içeren siyaset çökmüştür.
Erdoğan'ın "Yarın insanlar sokakta birbirini öldürmeye başlarsa bu insanlar sorumluluğu nasıl kaldırılacak", "Yüzde elliyi evlerinde zor tutuyorum" diyerek halka ölüm tehditleri yapılmasına karşın, halkın duruşu önemsenmesi gereken, sağlam bir duruştur.
Yeni bir Türkiye umudu
Bu olayların yoğunluğu giderek azalsa da önümüzdeki süreçler yeni bir Türkiye’ye gebedir. Yeni bir siyasete gebedir. Bu olaylar bir kıvılcımdır, umuttur. Geriye kalan mevcut mesajları demokrasi güçlerinin okuyup buna göre hareket etmesidir. Şimdiye kadar halka ve kitlelere dönük ucuz, kestirmeci yaklaşımları yerle bir eden bu olaylar sonucunda ilgili tüm güçler şapkalarını önlerine alıp düşünmeliler.
Kürt Halk Önderi Öcalan'ın başlattığı "Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa" hamlesi gündemi belirleyen temel noktalardandır. Gerilla’nın Kuzey’den Güney’e çekilmesinin de hızlandırıcı etkisiyle Kürdistan’da, halk sürece giderek daha aktif biçimde katılım göstermektedir. Halk toplantıları ve eylemliliklerinin köylere taşırılması, çözüm izleme çadırlarından, karakol ve baraj yapımlarını protesto eylemlerine kadar birçok etkinlik çerçevesinde süreç ilerlemektedir. Ancak, sürecin yeterince anlaşılıp gereklerini yerine getirme çabalarının, demokratik inşa yönünde ilerleme konusunda yetersizlikler gözlenmektedir. Halk meclislerinin, komünlerin, diğer demokratik örgütlenmelerin ve hatta yerel yönetim birimlerinin sürece göre değerlendirilmesi ve yeniden yapılandırılmaları;
Komün ve meclislerin içerik ve işlevlerine uygun biçimde hızla, yoğun ve yaygın biçimde inşa edilmeleri, sürecin temel görevlerinden biri olarak önümüzde durmaktadır. Ancak bu konunun gündemde ciddi bir yer teşkil etmediği, inşa faaliyetlerinin daha çok seçkinci salon etkinlikleri ve temsili demokrasiye dayalı çalışmalarla yürütülmek istenmesi ciddi bir zayıflığı göstermektedir. Temsili demokrasi de ısrarın, temsili demokrasiyi dayatmanın mevcut Erdoğan hükümetinin tavrı olduğunu Erdoğan’ın her açıklamasında görmek mümkündür. Buna alternatifi halk eylemliliği ile koymuştur.
Sürecin içeriği ve yol açacağı sonuçlar konusunda Türkiye’de hem genel toplumda hem de demokratik güçlerde ortaya çıkan kaygılar ve olumsuz algılamalar son haftalarda ciddi oranda azalmış görünmekte; bu durum demokratik çevrelerin daha da aktifleşmesini beraberinde getirmektedir. Ancak iyimserlik ve beklenti havası yeterince aşılamadığından, görev ve sorumluluklar da yeterince kavranamamış bu nedenle sınırlı kalınmaktadır. HDK ve BDP başta olmak üzere demokratik çözümün başarısı için öncülük yapması gereken örgütlenmelerin yetersiz kaldığı görülmektedir. HDK bu süreçte beklentilerin gerisinde ve sınırlı kalırken, BDP’de ise hala yer yer sürecin aksi yönde duruş ve açıklamalar görülebilmektedir. Gezi Parkı isyanı pratik görevlerde halkın hazır olduğunun göstergesidir.
Geriye kalan uygulamadır
Sürecin başarılı ilerlemesinde belirleyici rol biçilen Konferansların Ankara etabı tamamlandı. Kadın özgürlük mücadelesini yükseltme ve kadın eksenli toplumsallığı yeniden inşa sürecinde Ortadoğu’yu ve hatta tüm dünyayı kapsayabilecek, eylemselliğini ve örgütselliğini temsil etme olasılığı yüksekolan Ortadoğu Kadın Konferansı bölge geleceği açısından önemlidir. Bir diğer konferans olan KNK kongresi de Kürdistan birliğini sağlamada önemli sayılabilecek toplantılar olarak sürecin önemli kararlaşma toplantıları olarak sayılabilir.
Toplumun değişik kesimlerinin yerel, ulusal ve bölgesel çaptaki önemli toplantıları da bu süreçte gerçekleşen önemli toplantılardan sayılabilir. Kuşkusuz bu toplantı çalışmaları Kürdistan, Türkiye ve Ortadoğu’daki toplumların, toplulukların ve grupların demokratik-özgür iradelerini örgütlemeleri, yerel ve bölgesel çapta süreci ilerletecek düzeyde müdahil olmaları anlamında büyük çabalar olarak ele alınabilir. Ancak kaynağını devletçi paradigmadan alan;
bürokratik, seçkinci, merkeziyetçi, benmerkezci anlayışların bu toplantılarda bariz şekilde yaşandığı gözlenmiştir. Ankara’daki konferansta akademik çevrelerin ağırlığı teşkil etmelerine rağmen, doğrudan halkın, demokratik toplum örgütlenmelerinin, sanatçıların ve yerel örgütlenmelerin katılımının yetersizliği toplumsal beklentilerin ve iradenin ortaya konması, sürecin gerektirdiği çalışmaların ve örgütlenmelerin kararlaştırılması konularında önemli düzeyde bir zaafiyeti yansıttığı da ortadadır. Tüm eksikliklerine rağmen hem Ankara, hem Ortadoğu Kadın konferansı hem de KNK kongresi bu süreçte yapılması gerekenleri ana hatlarıyla ortaya koymuştur. Geriye kalan uygulamadır.
Üçüncü çizginin gerekliliği
Rojava’daki devrimsel harekete ve topluma yönelik saldırılar son haftalarda oldukça arttı. Buna bir de sınır kapılarının KDP tarafından kapatılması eklendi. Bu, ulusal birliğin tartışıldığı, büyük umutların ve çalışmaların olduğu bir süreçte kabul edilemez bir durumdur. Bu saldırılara karşı toplum da daha radikal ve yaygın biçimde direnmektedir. Saldırıları gerçekleştirenler, kendilerini Hür Suriye Ordusu (HSO) çatısı altında gösterse de esasta Türkiye devleti, KDP, Suudi destekli Selefiler ve paralı savaşan çete grupları olduğu açıktır. HSO bünyesinde olup da geçmişte bu saldırılarda yer alan bazı gruplar bu yaklaşımlarını terk ettiklerini açıkladılar. Bununla birlikte HSO içinde de Selefiler ve bahsedilen çete gruplar giderek daha etkin olmaktalar.
ABD ve müttefikleri de HSO içinde Selefilerin, İhvan-ı Müslimin ve söz konusu çete grupların inisiyatifi almalarını kendileri açısından tehlikeli görüp müdahale edip, süreci kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye çalışmaktadırlar. ABD ile Rusya arasındaki görüşmeler, Cenevre Konferansı gibi girişimler bu yaklaşımı yansıtıyor. Göründüğü kadarıyla Suriye’deki mevcut durum bir süre daha devam edecek, bu süreçte tüm güçler kendi çizgilerini hakim kılmaya çalışacaklardır. Bu gerçeklik karşısında Rojava’da, bir yandan silahlı özsavunma mücadelesinin etkin biçimde sürdürülmesi, diğer yandan da demokratik ulusu inşa sürecinin derinlikli, sağlam ve yaygın biçimde ilerletilmesi temsil edilen üçüncü çizginin gereğidir.
İran’da önümüzdeki süreçte yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimine az zaman kala adayların yüzde doksan dokuzunun başvurularının reddedilmesi, İran’ın mevcut sisteminin devamına dönük kararlılığının göstergesidir. İran bu yolla sistemini koruyup, sağlam tutup, bölgedeki mücadelede daha aktif bir rol oynamayı planlamaktadır.
Ortadoğu’da kaosun her geçen gün arttığı bir süreçte halklar örgütlendikçe bu kaos sonuçlanacak tüm oyunlar bozulacaktır. Görevler bellidir. Görev demokrasiyi kurmadır.
* NOT: Bu yazı "Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi" birimi tarafından kaleme alınmıştır.
Geçmişte asker bürokrasisi, “biyo-iktidar” formla insanı nesneleştiren, kalıtımsal ve biyolojik olarak süzgeçlenmiş itaatkar birey, “ırkın hijyeni”ne dayalı toplum, aynı zamanda kapitalizmi yeniden üretmeye dönük bir iktidar şekillendirmeye çalışıyordu. Kürtleri, Alevileri, Ermenileri, Asuri-Süryanileri, Rumları kitlesel olarak yok etmek, kalanları da ince asimilasyonla sisteme entegre etmek için çabalıyordu. “Kötülüğün sıradanlığı”nı saçan askeri vesayet, birey ve toplum üzerinde tam bir hakimiyet istiyordu. Darbeler döneminden arta kalan zamanlarda seçimler olsa da eski Türkiye, demokrasiden çok halkı biyolojik ve antropolojik referanslar üzerinden yönetme biçiminin özeti diyebileceğimiz “biyokrasi” olarak adlandırılabilir.
2002’den bu yana iktidarda bulunan AKP Hükümeti ise son seçimde yüzde 49.9 oy aldıktan sonra buyurganlaştı. Hükümet, geçmişte asker üzerinden geliştirilen “biyo-iktidar ve biyokrasi”yi, ideolojik damarları değiştirerek polis üzerinden inşa etmeye çalışırken teokrasi/biyokrasi/otokrasi karışımı bi paradigma oluştu. Ilımlı İslam adı altında şekilleniyor.
Gündelik hayatı kendi biatla, değer yargılarına göre tanzim etme, Şenyaylalar-Kortekler-Roboskîler yaşatma, Karadeniz ve Kürt yerleşim yerlerini barajlarla boğma, yasaklar, basını zapturapt altına alma, gizli tanıklı yargı, üniversitelerdeki polis kuştmaları, telefon dinlemeler bu yolun taşları. İşte Başbakan Erdoğan bir tasavvurunu anlatıyor. “Modern dindar bir gençlikten bahsediyorum. Dininin, dilinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum.” Yine 2006’da Kürtlere karşı: “Güvenlik güçlerimiz çocuk da olsa, kadın da olsa kim olursa olsun gerekli müdahale ne ise bunu yapacak.”
10 yıllık iktidarın özeti çoğulculuk karşıtlığı olunca biriken toplumsal öfke ağaç söktürmemek, Topçu Kışlası-AVM yaptırmamak için Gezi’de çığa dönüştü. Mücadele hatlarına bambaşka boyut katacak bu spontane başkaldırı özgürlükler içindi. Bir tek ulusalcı gruplar/hempaları askeri vesayetin geri dönüşü için sokaklardaydı. Gezi’nin birçok ülkedeki yankısı da büyük oldu. Örneğin turizm sektöründeki bir arkadaşım, yurt dışındaki turizm acentalarının kendilerini arayıp gelişmenin bulundukları yerlerde “Primivera Turca” yani “Türk Baharı” olarak algılandığını, sürecin nasıl sonuçlanacağını sorduklarını söylüyordu.
Polis meydanı terketmeden bir gün önceki akşam fotoğraf makinesini alıp İstiklal Caddesi ve Tarlabaşı taradından yüklenen gençlerin kararlılığını fotoğraflamıştık. Müthiş bir dayanışma vardı. Limonlar, sulandırılmış Talcid elden ele dolaşıyordu. Gönüllü doktorlar karga-tulumba taşınanlara müdahaleye koşuyordu. Birkaç kez gaz yediğimizde yanıbaşımızda Talcid suyu bulmuştuk. Polisin çıkıp Taksim’in isyancılara kaldığı gün de fotoğrafladığımız yerlerde insanlığın hakkı olan ateşi alan Prometheusvari, Spartaküsvari zafer okunuyordu. Limon torbaları, süt kutuları hazır tutuluyordu. Bu hafta biterken de iki gazeteci arkadaşla gezi Gümüşsuyu’ndan Beşiktaş’a kadar barikatların kurulduğu yerleri gözlemledik.
Komünarlarca geniş bir alan yayalaştırılmış, özgür alanlar açılmış durumda. Sıraselviler’deki barikat, The Marmara etrafındaki yollardaki bari karlar yerli yerinde. İniyoruz Gümüşsuyu’na 50-60 metre arayla barikatlar var. İnönü Caddesi’ndeki Alman Konsolosluğu’nun önü ve yan sokaklarında, Askeri Hastane karşısında ve İnönü Stadı’nın üst tarafında kaldırım taşları, demir çubuklar, bilbord parçalarıyla yükselen birikatlar duruyor. Maçka tarafında Süzer Plaza yanında, Ceylan Otel ve İTÜ Takışla Kampüsü etrafında barikatlar yüksleiyor, yanmış otobüs ve otomobiller yolu kesecek şekilde çevrilmiş. Barikatın birinde “Ok yaydan çıktı“, birinde “No Pasaran”, diğerinde “Abdullah Cömert Barikatı” ötekisinde “Cemevleri ucube değil ibadethanemizdir” yazıyor. Barikatlara kadar gelebilen araçlardan aileler, liseliler ellerinde kumanya poşetleriyle Gezi’ye çıkıyor.
Gezi Parkı kurulan komünlerle artık festival, karnaval yeri gibi. Kürtçe, Türkçe şarkılı, Çaw Bella’lı halaylar... Alan THY grevcilernden, sanatçılara grupların çadırlarıyla doldu, konuşma kürsüsü açıldı. Fideler dikili küçük bir bostan oluştu. Kuşları yemlemek için bir yer ayrıldı. Ücretsiz kitaplıklar kuruldu. Birkaç noktada ‘Devrim Market’ler var, ücretsiz yiyecek dağıtıyor. Ressamlar doğa resimleri çiziyor tuvallere. İsyanın sebeplerini hükümet anlamazlıktan gelse de duvarlara, bilbordlara, pankartlara, barikatlara yazılanlar, hükümetin karnesi aynı zamanda. Roboskî’nin hesabının neden verilmediği soruluyor, özgürlüklere dokunulmaması isteniyor. Birkaç örnek:
“Her şey bir ağaç ile başlar’, ‘Bizim olanı aldık’, ‘AVM tipi kent istemiyoruz’, ‘Evime kentime yaşam alanıma dokunma’, ‘İnanca saygı düşünceye özgürlük’, ‘Benim gibi 3 çocuk ister misin’, ‘Biz çapulcuyuz sen nesin’, ‘Sen istiyorsan devrim yakındır’,’Sosyalizmde ısrar insan olmakta ısrardır’, ‘Jin jiyan azadiya gel’, ‘Berxwedan jiyane’, ‘Sendikama dokunma’, ‘Tiyatroma dokunma’, ‘Kimsenin askeri olmadık olmayacağız’, ‘Ne AKP ne Kemalist faşizme geçit yok’, ‘Ji istismare cinsi, refi û netewi re êdi bes e.”
Gezi’ye çıkış yolu gösterenin devlet yerine insan özneleştiren Kürt mücadelesi olduğu yadsınamaz. Türkiye’de benzeri görülmeyen Gezi direnişi iktidarın ördüğü korku duvarlarını yıktı, sisteme karşı anahtarları masalara koydu. Özgürleşen Gezi, özgürleşen İstanbul’dur, Türkiye’yi özgürlük yolcusu yapacaktır. Gezi toplumsal kesimler Kürtlerle sinerji oluşturursa nasıl yenilmez olacaklarını, barışın çabuklaşacağını gösterdi, ki bu ırkçıların en büyük korkusu oldu. Muhalefetim diyen CHP gibi partilerin ne kadar basit olduğunu da gösterdi. Direniş hükümetin bundan sonraki adımlarını atarken birkaç kez düşünmesini sağlayacak. Egemenler “tek dil, tek din, tek devlet” paradigmasını gözden geçirmek zorunda kalacak. Gezi dinamiğini gören Mısır Müslüman Kardeşler’i bu nedenlerle büyük telaşa kapıldı.
M. ALİ ÇELEBİ