Bugünkü haliyle politika, yabancılaşma ve “gösteri” ile anlaşılabilecek bir alan olabilir ancak. Basitçe, “halkın yönetimsel ihtiyaçlarıyla ilgili uğraş” olarak tanımlanabilecek politika, bugün, sahnede egemenin olduğu bir gösteriden başkası değildir.

Politikayı salt “gösteri” olarak görme ve icra etme hali, yalnız egemenin söyleminin üreticisi ve taşıyıcısı olan medyanın ve diğer “aygıt”ların vaziyeti değil; bizim de yaygın vaziyetimiz. Politikayı yalnız, egemenlerin ilişki ve çelişkilerini okuma ve teşhir etme uğraşı olarak görüyor, uyguluyoruz. Bunu yaparken de ajitasyondan mizaha, analizden “eylem”e kadar bütün biçimleri kullanıyor; yaratıcılığın sınırlarında geziniyoruz. Hatta bu halimizden dolayı kendimizi oldukça başarılı addediyoruz; kimbilir.
Halkın gerçek alternatifini ortaya çıkarmak, devrimci idealleri yaşamla buluşturmak için egemen sistemin kirlerini teşhir etmek, elbette önemlidir. Fakat “esas” değildir. Esas olan, egemenlerin kurduğu gösteri dünyasından kopacak yeni bir hayatı inşa etmektir. O yeni hayat ki, politikayı da bir gösteri sanatı olmaktan çıkaracak; halkın özörgütlülüğüyle anlamlanan bir uğraşa dönüştürecektir. Bugün -karşıt söylemimizle- dahil olduğumuz politika, halkın politikası değildir. Bizim kullandığımız söyleme ve eyleme biçimlerini de katarak söylüyorum: Bu, hayata yabancı bir gösteri olabilir ancak.
Kürt Özgürlük Hareketi öncülüğündeki Kürt halkı, perspektif olarak, halkçı politikayı, gösteriden kopma uğraşı olarak şekillenen politik mücadeleyi kuşanmış durumda. Başta Rojava olmak üzere Kürdistan’ın dört bir yanında örgütlenmeye başlayan Demokratik Özerklik perspektifli halk meclisleri, egemen sistemden sadece maddi bir kopuşu ifade etmiyor; kültürel bir kopuşu da ifade ediyor. Yarına ertelenmiş değil; bugünden, mücadeleyle yoğrulan bir kültürel kopuşu... Egemen sistem, politik söylemi ve eylemiyle “gösteri devam etmeli!” diye ünleyip dururken ve kendi gösterisine dahil ya da karşı olmaktan başka alternatif bırakmazken; Kürt halkı, gösteri’nin dışında, yeni bir gerçeklik inşa etmeye koyuluyor. İşte egemenler nezdinde onu korkutucu kılan öz de bu oluyor. Henüz perspektifteki kuvvetin pratikteki yansıması açısından eksikler var elbette. Ama bu haliyle bile kabusu olmaya muktedirdir, egemenlerin.
Gezi Parkı Direnişi’nin ve Türkiye’de gelişmekte olan demokrasi mücadelesinin temel handikapı buradadır. Gösteri’ye dahil bir politik hat, karşıtlık üretebilir belki; ama yenilik üretemez. Hayatı yeniden kurma bahsinde iddiası olmayanın bugünkü hayata karşıtlığının bir anlamı da kalmaz. Gezi Direnişi ve artçıları, egemen sistemin politik gösterisine -karşı tarafından- dahil olmaktan gayrısını, ne yazık ki, başaramadı. Zira direniş bileşenlerinden çok azı, karşıtlık üretmenin ötesine geçmeyi ve “şimdiden başlayan” bir alternatifi sokak sokak örmeyi perspektif edinmişti. Özgürlük, ya bilinmez bir tarihte yapılacak olan “devrim”e havale ediliyor; ya da salt isyan haliyle özdeşleştirilerek romantize ediliyordu. Halkın iktidardan arınmış, bürokrasiyle kavgalı bileşimini, bazı devrimciler hayal etmeyi bile beceremiyor; bazıları ise yerleşik algıları açısından tehlikeli görüyordu!
Halkın kendi hayatını kendi elleriyle örmesini perspektif edinmeyen hiçbir isyan, gösteri’den kopamaz. Gösteriden kopmayan ise ancak egemenin suretini değiştirebilir. Egemen üretim/tüketim döngüsünden kopmak, yeni bir hayatı, karşıtlıkla yetinmeyen bir mücadeleyle kurmakla mümkündür. Yarın değil, bugün! Kaosun ortasında bile yalnız savaşmakla yetinmeyip kolektivizmi örgütlemeye çalışan Rojavalıların yaptığı gibi!
Bunu yapmayan bütün direnişler, direniş olmakla kalırlar. Gezi Direnişi’ni Gezi Dirilişi’ne çevirmenin yolu da işte bunu anlamaktan geçer. Rojava’da filizlenen düşler, İstanbul’a uyarlanmak zorundadır. PYD’nin deneyim ve devinimiyle sürekli geliştirdiği bilinç, HDP’ye kılavuz olmak zorundadır.