Son birkaç yılda ölüm ne kadar sıradanlaştı. Ölüm, Batı kentlerine ulaştığı için demiyorum. Elbette bu memlekette en azından son 40 yıldır, devletin kendi sınırlarında yürüttüğü savaşta, başta Kürtler olmak üzere binlerce insan öldü. Ancak son birkaç yılın tablosu daha ağır değil mi? Türk devleti ile Kürtler arasında düne kadar daha çok dağlarda yürüyen savaş, kentlerde yüzlerce insanın canını almadı mı? Kentler ve hayatlar ile birlikte geçmiş tarih, toplumsal bellek silinmek istenmedi mi? Sonra faşist dinci DAİŞ'in bombalarının, katliamlarının yarattığı vahşet. Anlatmak istediğim sadece bunlar da değil. Ekmek parası kazanmak üzere evden çıkarak “işyerine” giden 301 işçinin kömür karasına bulanmış cansız bedeni, ailelerinin eline verilmedi mi? O ölüm, herkesin alnına kömür karasını, "kara bir leke" olarak sürmedi mi?
Geçtiğimiz hafta Adana'da bir yurtta, öğrenciler yanarak ölmediler mi? Üzerine çokça söz edildi; “Süleymancılara ait bir yurt. Yangın merdiveni kilitli” vs. Her ölümün ardında bir ihmal, bir kasıt var. Bir de çaresizlik. Dahası, her katliamın, her ölümün ardından, bizi o ölümün normalliğine, olağanlığına alıştırmaya çalışan açıklamalara katlanmak? Koca ağızlı adamların, daha cansız bedenler yerden bile kaldırılmamışken, “İşin fıtratında var, doğasında var” şeklinde açıklamalar yapma cesaretini bulmaları ve ağızlarından çıkan her sözün, vicdanlarımızı kanatması. Çocuklara tecavüz edilirken, "Bir kereden bir şey olmaz" açıklamalarının yarattığı öfkeyi, hiçbir "şeyin" ifade edemeyecek olmasının yarattığı çaresizlik.
Ne kadar kolay ve basit nedenlerle yoksul ve yoksun bırakılmışlar hayatlarını kaybetmiyor mu? Hayatlarımızı, bedenlerimizi, kimliğimizi, emeğimizi nasıl da değersizleştiriyorlar. Erkek karşısında kadını, patron karşısında işçiyi, devlet karşısında vatandaşı nasıl da hiçleştiriyorlar. Daha da önemlisi bu değersizleştirme ve hiçleştirmeyi, hayatın normali buymuş gibi kabul etmemizi istiyorlar. Kendi hayatlarımızı, kendi varlıklarımızı yok saymamızı istiyorlar. En tepeden en aşağıya kadar kurdukları her cümlenin özeti bu. Her gün işgal ettikleri ekranlardan ürettikleri yalanlarla, uydurdukları "fantastik gerçeklik"le, beyinlerimizi ve ruhumuzu işgal etmeyi amaçlıyorlar.
Bizi alıştırmak; insanların bu kadar sıradan bir şekilde öldüğü bir hayata alıştırmak istiyorlar.
Tezer Özlü, “Çocukluğun Soğuk Geceleri” kitabında "Bu insanlar 'Guguk Kuşu' filmini de, Napolyon'un yaşam öyküsü filmini de, limana yanaşan beyaz bir yolcu gemisini de, vitrinlerdeki yeni sonbahar giysilerini de aynı gözlerle seyrediyorlarsa, elimden ne gelir” diye yazar. Yaratmak istedikleri insan tipi tam da bu. Başkasının acısına, kendi acısına yabancılaşmış bir insan.
Bizi, Saray'a kapıkulu yapmak istiyorlar. Bunu reddedenleri de açlıkla ya da ölümle terbiye edeceklerini düşünüyorlar. İtaat etmiyorsanız, “Ya öleceksiniz, ya hapsolacaksınız ya da gideceksiniz” diyorlar.
Gitmenin de bir anlamı var elbette. Hayatı "gitmek eylemi" halinde yaşamak da mümkün. Ancak gidilen yerle birlikte bir anlamı olmalı.
Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin ardından binlerce insan, gitmek zorunda kaldı. Hala gitmek, terk etmek isteyenlerin sayısı da az değil. Bu kadar acıya dayanabilmek zor elbette.
İçinde bulunduğumuz günler tam da Tezer Özlü'nün tanımladığı gibi; "Burası bizim değil, bizim öldürmek isteyenlerin memleketi". Ancak Tezer’in ağrısı gittiği her yerde yüreğinde, teninde, bilincindedir. Çünkü memleket ardından gelir. Tıpkı Yunan Şair Kavafis'in anlattığı gibi, "Bu şehir arkandan gelecektir."
Yaşamın Ucuna Yolculuk'ta, "İnsanların yalnızlıkları içinde gözlerini bile kaldırıp ötekine bakamadığı ülkenin daha kuzeyindeki kapılar, gerçekten belki ölüme giden yollarla dolu" diye yazması boşuna değildir.
“Gitmek mi zor, kalmak mı” denilen zamanlar. Hem gitmek hem de kalmak zor. Ancak bu memleketin ölülerin değil yaşayanların memleketi yapmak için kalmak vakti değil mi?
Dünyayı memleket kılmak, ölüme karşı hayatı savunmak için de gitmek vakti değil mi?