Birleşmiş Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin Dünya Mülteciler Günü’nde yayınladığı yıllık raporda, geçen yıl sonu itibariyle 65,3 milyon kişinin mülteci, sığınmacı ya da yaşadıkları ülkede yerlerinden edildiğini açıkladı. 2015 yılında evlerini terk etmek zorunda kalan insanların sayısı bir önceki yıla göre 5,8 milyon artmış. Dünya ‘Göç Çağı’ olarak ifade edilen çok büyük bir sarsıntı içerisinde.
Elbette bahsedilen şey doğal afet değil. Tam tersine muktediriler eliyle ortaya çıkartılan büyük bir felaket. Güç merkezlerinin birbirine diş geçirebilmek için yürüttükleri vahşi savaş politikalarının bedellerini savaş senaryolarının yazıldığı merkez ülkelerin yurttaşları da dahil dünya halkları ödüyor.
Brexit oylaması AB’den çıkış şeklinde sonuçlanırken, bu kararda göç ve toplumda yaratılan yabancı tehdidi algısının etkisi göze çarparken, bu süreçte mülteci hakları savunucusu bir politikacının, İşçi Partisi milletvekili JO Cox’un, ırkçı saldırgan biri tarafından öldürülmesi de akıllarda.
Sonuçta merkez ülkelerin başını çektiği politikalar yüzünden yeryüzü her geçen gün daha fazla insan için cehenneme dönüşüyor. Her yıl milyonlarca insan can güvenliğinin hiç kalmadığı evlerinden, yurtlarından kaçarak yine canlarını riske atma pahasına yollara düşüyor. Bu tablonun etkileri dünyanın hemen her tarafına sirayet etmiş durumda.
Üstelik yaşanan kaosun sonu nerede, o da belli değil. Mesela küçük bedeni kıyıya vuran Alan bebeğin yarattığı küresel duygusallık ruh hali, küresel göç sorununun kalbine neşter atılması ile sonuçlanmadı. Toplu ağlama seanslarına katılan hiç kimse de böyle olacağını beklememiş olmalı. Ülkelerin vahşi sınır politikaları göç yolculuklarının toplu katliam yolculukları olmasına sebep olmaya devam ediyor. Batı’nın kapılarına lastik bot ve teknelerle dayanan yüzlerce insanın sulara gömülmesi kayıtsız ve bencil dünyanın gözleri önünde sürüp gidiyor. Sadece yollarda değil, ulaştıkları ülkelerde mültecilerin barınma, çalışma, eğitime, sağlığa erişme sorunları ‘kaçak’ adı altında suçlu muamelesi yapılması ve hapishanelerden daha beter şekilde ‘Geri Gönderme Merkezleri’ne kapatılmaları gibi sorunlarla devam ediyor. Kamplarda ve bu merkezlerde yaşanan çocuk istismarları, cinsel saldırılar ve hak ihlalleri süren belirsizlik ile birlikte insan yaşamında yıkıcı etkilere sahip. İş yerlerinde sınırsız sömürü, en ağır, pis işlerde çalıştırılma, uzun çalışma saatleri, yasadışı çalışma nedeniyle patrona bağımlılık ve boyun eğme, hiçbir güvenlik önlemi alınmadan en riskli işlere koşulma, yaşanan kazaların ve iş cinayetlerinin gizlenmesi yaygın sorunlardan. Göçmen işçiler en temel haklardan yoksun şekilde çalıştırmaktan hiç gocunmayan patronlar ve bu duruma bilinçli bir şekilde göz yuman iktidarların göçmen emeği sömürüsünden büyük kazançlar elde ettiği ise Göç Örgütü (IOM) tarafından tespit edilmiş durumda.
IOM’un 2016 verilerine göre 105 milyon insanın doğduğu ülke dışında çalıştığı tahmin ediliyor. Göçmen işçilerin 2011 yılında dünya ekonomisine 440 milyar dolar kazandırdığı ve göçmen işçilerin gelişmekte olan ülkelere 350 milyar dolar işçi dövizi gönderdikleri bu raporda yer alıyor.
Türkiye’de AKP Saray iktidarının savaş politikalarına dair büyük bir eğilimi olduğunu hem bölgedeki savaştaki rolünden hem de Kürt halkının siyasi taleplerini bastırmak için içerde giriştiği katliam, yıkım politikalarından biliyoruz. Bu süreçte aylar içinde 300 bini aşkın zorunlu iç göç yaşandı. Suriye’den gelen göçe kucak açan, evlerinde barındıran, yerel yönetimi ile seferber olan Kürt halkı, şimdi kendi yurdunda göçmen ve büyük bir acı ile kavruluyor. Yerel yönetimler ise Erdoğan’ın seçimle alamadığı iktidarı kayyum atama yoluyla tasfiye etme tehdidi altında.
Devlet Suriyeli göçmenleri yıktığı şehirlere yerleştirerek göçmenleri asimilasyoncu politikasının tuğlası yapmak istiyor. Demografik yapıyı Türkçü, İslamcı statükodan yana değiştirme planlarında Aleviler de var. Terolar’a da bu insanları yerleştirerek halklar arasına kötülük tohumları ekmeyi umuyorlar. Devletin bu kişileri Alevi kentlerine, Kürt kentlerine yerleştirme planı kötü niyetli bir plan olduğu için karşı çıkmak anlamlı, ama bunu yaparken Suriyeli göçmenlerle IŞİD’i aynılaştırarak sıkça düşülen bir yanlışa da düşmemek lazım. Çünkü göç bir tufan gibi üstümüze çökmüşken ötekinin biz olduğunu bilmek, birbirimizi düşünmek, dayanışmayı örmek yeni bir yaşam arzulayan halkların sorumluluğunda.