
Göç başlığı altında incelenen kitlesel nüfus hareketleri, insanlığın varolduğu dönemlerden günümüze pek çok halkın yaşadığı bir olgudur. Genellikle doğal ya da insan eli ile oluşan afetler, üretim ve yaşam tarzı değişiklikleri, iklim değişiklikleri, ekonomik ve politik nedenlerle oluşan nüfus hareketlilikleri, gönüllü veya zorunlu olabileceği gibi ülke içi ya da ülkeler arası da olabilmektedir.
Bu nüfus hareketlilikleri, nedenlerine ve buna maruz kalan halkın kültürüne göre farklı şekillerde tanımlanmıştır. Örneğin Eski Ahit’te tanımlanan ‘exodus’ (çıkış), İbranilerin Mısır’dan kendilerine vaat edilen Filistin topraklarına olan büyük göçünü anlatmaktadır. İslam takviminin başlangıcı olan ‘hicret’ kavramı da siyasi/stratejik nedenlerle İslam toplumunun görece rahat yaşayacağı bir başka bölgeye göçünü tanımlamaktadır. Esası biyolojik bir terim olan ‘diaspora’ Eski Yunancada saçılma, tohum saçma, zerreler halinde dağılma anlamında kullanılmaktaydı. Bu kavram zamanla, ‘bir anakentten (metropolis) çıkarak dünyanın çeşitli yerlerinde koloniler kuran halk’ anlamına evrildi. Daha sonraki dönemde sözcüğün en yaygın kullanımı, MÖ 586’daki Babil esaretinden sonra Yahudi kavminin tüm dünyaya dağılmasını tanımlamak için oldu. Tevrat’ta geçen “Dünyanın tüm ülkelerine darmadağın olacaksınız” (Deuteronomy/Yasanın Tekrarı 28:25) ayeti muhtemelen sözcüğün bu ikinci anlamına kaynaklık etmiştir.
Tarihçiler, genel olarak, halkların göç ve sürgün hareketlerini üç ana başlıkta toplamaktadırlar. Birincisi, Filistinliler ve bir zamanlar Yahudilerin durumu gibi, vatansızlık nedeniyle yapılan göç. İkincisi, geçici bir güçlük ya da baskı sonucu oluşan göç ki iç savaş sonrası ülkelerini terk eden Yunanlılar, Vietnamlılar, İrlandalılar ve Basklar bu kategoride yer almaktadırlar. Üçüncüsü ise, anavatandaki özellikle ekonomik şartların hayatın idamesi için uygun olmaması durumunda yaşanan göç. Lübnan ve Hint diasporaları bu şekilde oluşmuştur. Günümüzde, Güneydoğu Asya ülkelerinde 30 milyon, Tayvan’da 20 milyon, Hong Kong’da 5 milyon ve dünyanın öteki yörelerinde 2,5 milyon olmak üzere, anavatanı dışında yaşayan yaklaşık 60 milyon Çinli yeryüzündeki en kalabalık diasporayı oluşturmaktadırlar.
İşgal edilmiş topraklar…
Yazılı bir tarihleri ve yurtları olmayan Romanlar ise farklı bir kavram olan ‘göçebe’ başlığı altında incelenmektedirler. Hindistan’dan dünyaya yayılan ve ağırlıklı olarak Avrupa’ya yerleşen Romanlar, yıllar boyu yabancı düşmanlığının en önemli figürleri oldular. Öyle ki, 1500’lerde Fransa’da Romanlara karşı sürek avları düzenlendiği biliniyor. Yine tarihçilere göre 250 ila 400 bin Roman, Yahudiler gibi Nazi kamplarında katledildi.
Günümüzde kendi toprakları dışındaki diasporasının nüfusu daha fazla olan toplumlardan biri Filistinlilerdir. Yaklaşık 11 milyon Filistinlinin 6 milyonu diaspora olarak yaşamakta, işgal edilmiş topraklarda yaşayan Filistinlilerin de yüzde 80’i IDP (Internally Displaced Persons) statüsünde, yurtiçi sürgün durumundadır. Ayrıca Gazze mülteci kampları, metrekare başına en çok insan yoğunluğunu barındıran toprak parçalarıdır.
Kolonyalist dönemde Afrika’dan Amerika’ya taşınmak için ‘köleleştirilen’ ve ancak yarısı canlı olarak yeni kıtaya ulaşabilen 100 milyona yakın siyahın, Yahudiler gibi bir diaspora oluşturamamasının temel nedeni ise farklı dil, din ve kültürlere sahip olmaları şeklinde açıklanmaktadır.
Arapça’da ‘iltica’ fiilinden türeyen ‘mülteci’ ise dini, milliyeti, belirli bir toplumsal gruba üyeliği veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği korkusu ve endişesi taşıyan, bu sebeple ülkesinden ayrılan/ayrılmak zorunda bırakılan ve korkusu nedeniyle geri dönemeyen veya dönmek istemeyen, iltica ettiği/sığındığı ülke tarafından endişeleri haklı bulunan yabancılar için kullanılan sosyolojik bir kavram ve aynı zamanda hukuki bir statüdür. Bu statü içinde yer alan en önemli halkların başında ise Anadolu’dan zorla göç ettirilen Ermeniler sayılmaktadır.
Tarihte göçler
İnsan Genom Projesi kapsamında yapılan bilimsel çalışmalar, insanlığın var olduğu günden bu yana göç ettiğini göstermektedir. Genellikle beslenme ve güvenlik nedenleri ile oluşan bu göçlerin bir kısmı medeniyetlerin oluşması veya yok olması, çağ değişimleri gibi çok önemli sonuçlara yol açmıştır.
Bu göçlerden bilinen en önemlisi ‘kavimler göçüdür’. MS 4. yüzyılın ortalarında, Orta Asya’daki Çin Devleti’nin egemenliğinden kurtulmak için batıya hareket eden Hunlar, Volga-Don nehirleri arasında yaşayan diğer Hunların daha batıya göçmelerine neden oldu. O tarihlerde Karadeniz’in kuzeyindeki düzlüklerde Cermen kavimlerinden olan Gotlar yaşamaktaydı. 375 yılında Hunlar, Gotların yaşadıkları bu bölgeye girdiler.
Hunların bu bölgede yerleşmesiyle daha fazla buralarda yaşayamayan, çoğunluğu Cermen olan Vizigotlar, Ostrogotlar, Gepitler ve Vandallarbatıya doğru göç etmeye başladılar. Romalıların barbar olarak adlandırdığı bu kavimler, önlerine çıkan diğer kavimleri yurtlarından atarak İspanya’ya, hatta Kuzey Afrika’ya kadar ilerlediler. Yıllarca süren ‘kavimler göçü’ günümüz Avrupa devletlerinin temellerini atan çok önemli bir süreçtir.
Büyük Çerkes Sürgünü (Circassian exile): 1859-1864 yıllarında yurtlarından sürülen Çerkesler deniz yoluyla, Kafkasya limanlarından bindirilip Osmanlı devletinin Trabzon, Samsun, Sinop, İstanbul, Varna, Burgaz ve Köstence limanlarında indirilmişti. 1865-1866 tehciri ile Osmanlı-Rus harbinden sonraki 1878 tehciri ise kara yoluyla gerçekleştirilmişti. 1859-1879 arasında sürülen Kafkasyalıların, çoğu Çerkeslerden oluşmak üzere iki milyon civarında olduğunu, sağ salim Osmanlı devletine ulaşan muhacir sayısının ise 1,5 milyon olduğu belirtilir.
Ermeni tehciri...
1915 yılında çıkarılan tehcir kanunu ile Anadolu’da yaşayan yaklaşık bir milyon Ermeni yaşadıkları topraklardan tehcir edilmiştir.
1947 yılında Pakistan’ın Hindistan’dan ayrılması neticesinde dünyanın gördüğü en geniş göç dalgası yaşanmış ve yaklaşık 18 milyon Hindu ve Müslüman mübadele edilmiştir.
1949 ve 1990 yılları arasında Berlin Duvarı’nın inşası ile birlikte, 3,8 milyon Doğu Alman, (480.000 kişi yasal yollardan göç etmiştir) Batı’ya kaçmıştır.
1923 Lozan Antlaşması’ndan sonra Türkiye ile Yunanistan arasında ‘nüfus mübadelesi’ kabul edilmiş ve 384 bin kişi Türkiye’ye yerleşmiştir. Benzer anlaşma, Bulgaristan ile ‘gönüllü değişim’ olarak yinelenmiştir.
II. Dünya Savaşı ve savaşı takip eden yıllar, yakın tarihin en büyük insan göçlerinden birine tanıklık etmiştir. Sovyet ordularından kaçan Almanlar ve Almanya’da çalışan yabancı işçiler dışında, tahminen 40 milyondan fazla insan 1945 yılının Mayıs ayında yerlerinden edildiler. Bu arada, Nazilerin geri çekilmesinden sonra Yunanistan’da başlayan iç savaş ve güneydoğu Avrupa’daki diğer çatışmalar, binlerce yeni mülteci doğurdu. Savaş süresince Avrupa dışında da bazı kitlesel hareketlilikler yaşandı. Bunlardan biri de Japonya tarafından kontrol altında tutulan bölgelerden çıkarılan milyonlarca Çinlinin sürgünüdür.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra kitlesel nüfus hareketleri daha çok Avrupa dışında, üçüncü dünya ülkelerinde görülmüştür. Ancak yakın tarihte, Ruanda ve Tanzanya’daki Mozambikli mülteciler, Demokratik Kongo’daki bir milyona yaklaşan IDPs mülteciler, Hindistan’daki sayıları 10 milyonu bulan Bengalli mülteciler, Vietnam ve Kamboçyalı mülteciler, İran devrimi sonrası ülke dışına kaçan rejim muhalifi mülteciler, 1979 yılında yaşanan işgal girişiminden sonra Afganistan’dan kaçan 6 milyon mülteci, Körfez Savaşından sonra Irak’tan kaçarak İran’a sığınan 1,3 milyon, Türkiye’ye sığınan 460 bin Kürt mülteci, 80’lerden günümüze dek Kürdistan’daki iç savaştan dolayı yaklaşık yarım milyon Kürt, Bosna-Hersek ve Kosova’nın birçok ülkeye sığınmış nüfusu ve Sudan’ın güneyinde ve Darfur Bölgesinde yaşanan insani krizden ötürü beş milyona yakın yerlerinden edilmiş insan yakın tarihin derin krizlerini oluşturmuşlardır. Dünyanın 28 ülkesine dağılan ve ülkelerindeki nüfusun yüzde 60’ını temsil eden Lübnan diasporasını da bir dipnot olarak düşmek gerek.
Günümüzde mültecilerin durumu
1970 ve 1980’li yıllarda Orta Amerika’daki şiddet ve insan hakları ihlalleri üzerine 1984 yılında kabul edilen ‘Cartagena Bildirgesi’ ile mülteciliğin güncel tanımı yapılmıştır. Bu tanıma göre “mülteci, yaygın şiddet, dış saldırı, iç çatışmalar, yaygın insan hakları ihlalleri ya da kamu düzenini ciddi olarak bozan diğer durumlardan dolayı yaşamları, güvenlikleri ya da özgürlükleri tehdit altında olduğu için ülkelerinden kaçan kişilerdir.”
Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliği (UNHCR) anayurtlarından ayrılmak zorunda kalan insanları beş farklı statüde takip etmektedir:
1. Mülteciler (Refugees),
2. Sığınmacılar (Asylum-seekers),
3. Geri dönenler (Returnees),
4. Ülke içinde yerlerinden edilenler (Internally Displaced Persons-IDPs),
5. Vatansızlar (Stateless Persons).
UNHCR’in 2009 yılında yayınlanan ve şu an en güncel rapor olan ‘2008 Global Trends’e göre, 2008 yılı sonunda dünyada yerlerinden zorla uzaklaştırılmış 42 milyon insan yaşamaktadır.
Bunlardan 15,2 milyonu resmi mülteci, 827 bini sığınmacı ve 26 milyonu ise ülke içinde yurtlarından edilmiş insanlardır (IDPs). Bunlardan sadece 25 milyonu (10,5 milyon mülteci, 14,4 milyon IDPs) UNHCR’in resmi koruması altında yaşamaktadır. Bu rakamlar aşağı yukarı bir önceki yıl ile aynıdır.
Mülteci Komiserliği’ndeki kayıtlara göre, 2008 yılı itibari ile 58 ülkede toplam 6,6 milyon vatansız kişi bulunmaktadır. Ancak ofisin tahminlerine göre, dünya üzerindeki gerçek rakam 12 milyon dolaylarındadır.
Yine aynı kurumun verilerine göre, 2008 yılı itibari ile ülkelerine gönüllü olarak geri dönen mülteci sayısı 604 bindir. Bu rakam son 15 yılın en düşük rakamıdır.
2008 yılında UNHCR’a sığınmacı ya da mülteci olmak için yapılan bireysel başvuru sayısı 839 bindir. Ofis, bu başvuruların yüzde 9’unu işleme almıştır. Bireysel başvuru sayılarında, Güney Afrika Cumhuriyeti dünyada birinci sıradadır.
2008 yılında UNHCR 121 bin kişiyi yeniden iskan için devletlere bildirmiş, bunların 88 bini kabul görüp yerleştirilmiştir. ABD, bu alanda 60 binle birinci sıradadır. UNHCR kayıtlarındaki mültecilerin yaklaşık yarısı kadın ve çocuk, yüzde 47’si de 18 yaşın altındaki çocuklardır.
Gelişmekte olan ülkeler, dünya mültecilerinin beşte dördünü ağırlamaktadırlar. UNHCR’da kayıtları olan 8,8 milyon mültecinin yaklaşık yarısı şehirlerde, üçte biri de kamplarda yaşamaktadır. Ayrıca yerlerinden edilmiş insanların yaklaşık yüzde 70’i de Sahraaltı Afrika’da yaşamaktadır.
Dünyada en çok mülteci ağırlayan ülkeler Pakistan (1,8 milyon), Suriye (1,1 milyon) ve İran’dır (1 milyon). Afgan ve Iraklı mülteciler, UNHCR sorumluluğunda olan toplam mülteci sayısının yaklaşık yarısını oluşturmaktadır. Dünyanın en geniş mülteci topluluğu 2,8 milyon ile Afganlar’dır ve bu mülteciler 69 farklı ülkeye sığınmacı olarak dağılmış durumdadır. Bunu yaklaşık 2 milyon ile Iraklı mülteciler izlemektedir.
Herkes potansiyel mülteci
Biliminsanları, iklim değişikliğinin yol açtığı çölleşme ve sel gibi nedenlerle gelecekte milyonlarca kişinin yerlerini, yurtlarını terk etmek zorunda kalabileceğini vurgulamaktalar. Bonn’daki Birleşmiş Milletler Üniversitesi Çevre ve İnsan Güvenliği Enstitüsü, 2050’ye kadar 200 milyon civarında insanın çevresel sorunlar yüzünden yerlerinden olabileceğini ifade etmektedir. Brunei Sultanlığı’nın, buzulların erimesi ile sular altında kalacak olan ülkeleri için Sri Lanka’dan toprak satın alma görüşmeleri yaptığı bilgisi de dünyanın önümüzdeki on yıllarda derin jeopolitik krizlere gebe olduğunu gösteriyor.
Savaş teknolojileri ve ulaşım araçlarının gelişmesi, devlet çıkarlarının deniz aşırı hedeflerde aranması, enerji, su ve gıda temini konusunda artan ihtiyaçlar, azalan kaynaklar ve artan dünya nüfusu önümüzdeki yıllar açısından dünyada karamsar bir tablo oluşturmaktadır. Ne yazık ki çıkan her anlaşmazlık ve çatışma, ilk etkisini nüfus hareketliliği olarak göstermektedir.
Yıllardır yaşadığı topraktan sökülen bir ağacın başka bir coğrafyada, bambaşka bir iklimde ve alışık olmadığı bir ormanda yeniden dikilerek yaşamak zorunda kalmasına benzetebileceğimiz mültecilik, bir insan ve bir toplumun karşılaşabileceği en trajik durumlardan biridir.
Kaybolan kültürler
Göç, sürgün ve iltica dalgalanmalarıyla yer değiştiren toplumlar aynı zamanda kültürel ve sosyal değişimleri de beraberinde getiriyorlar. Göç, sürgün ve iltica dalgalanmalarıyla kaybolan kültürler aynı zamanda kaybolan toplum olgusunuda beraberinde getiriyor. UNESCO dünyada 2500 dilin dolayısıyla kültürün kaybolmakla karşı karşıya kaldığını açıklayarak kaybolan dillerin ve kültürlerin en çok coğrafik dalgalanmalardan kaynaklandığını belirtiyor. National Geographic dergisinin dillerin kaybolduğu yerde kültürlerin ve bu kültürlerin sosyal yapısının kaybolduğuna işaret ederek ‘diller kendi coğrafyasında koptuğu an kaybolmaya başlar ve bu beraberinde toplumların kaybolmasını sağlar’ belirlemesinde bulunuyor. CNBC’nin ‘göçler ve toplumlar’ belgeselinde de anlatılan Polinezya uygarlığının dağılma ve kaybolma nedeni göç olgusu olarak gösteriliyor. Dünyanın dörtte birine sahip bu uygarlığın çoğrafik yası değiştikçe kültürün dolayısıyla uygarlığın kalbolduğu vurgulanıyor. Nüfus değişimleri üzerine araştırma yapan uzmanlar, göç, sürgün ve iltica dalgalanmalarıyla çoğrafik değişikliklere giden toplumlarda kültürel varlıkların sona erdiği bunun ise atık egemen tüketim kültürü yarattığı tartışmalarını beraberinde getirdiği belirtiyor.
***
ALİ ONGAN
KAYNAKLAR
1. Kemal H. Karpat, Ottoman Population 1830–1914: Demographic and Social Characteristics, Wisconsin, 1995.
2. Dünya Mültecilerinin Durumu-İnsani Yardımın Elli Yılı, Ankara, UNHCR, 2001.
3. Sığınma Hakkı ve Mülteciler. İltica Hakkı ve Mülteciler Atölyesi, Ankara, İHD, 2001.
4. 2008 Global Trends: Refugees, Asylum-seekers, Returnees, Internally Displaced and Stateless Persons, UNHCR, 2009.