BİR SOYKIRIM YÖNTEMİ OLARAK GÖÇ - 3

Türkiye devleti, 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle Kürtlere yönelik göçertme strateji, politika ve uygulamalarında bir takım değişikliklere gider. Göç konusunda 19.yüzyıldan 1985 yılına kadar gerçekleştirilen tüm uygulamalar harmanlanarak zamanın koşullarına uyarlanır. Yeni yöntemler ve araçlar da eklenerek ekonomik soykırım ve özel savaşın diğer enstrüman ve yöntemleriyle zenginleştirilmiş biçimde hayata geçirilmeye başlanır. Göçertmede amaç yine Kürt coğrafyasını Kürtsüzleştirmek ve Kürtleri “Türkleştirmektir”. Ancak bu sefer tam işgal ve sömürgeleştirme gerçekleştirilmek istenir.
1983 yılında iktidara gelen ANAP-Özal Hükümeti’nin özel savaş rejimi içerisinde göçertme politikası belirleyici bir yere sahip olur. Turgut Özal’ın daha sonra deşifre edilen ancak iktidarı döneminde fazlasıyla uygulamaya geçen özel bir göçertme planı vardır. Kürt nüfusun bilinçlenmesi ve örgütlenmesi halinde devletin inkar-imha-asimilasyon yaklaşımını ve buna bağlı politikalarını boşa çıkaracağını düşünür. Özal’ın hazırladığı planın merkezinde, köylerinin boşaltılması başta olmak üzere yaygın göçlerle Kürtlerin eritilmesi yer alır.
Bu plana göre; “En sorunlu kuşaktan başlayarak, dağlık bölgedeki köyler ve mezralar kademeli olarak boşaltılmalıdır. Sayıları 150.000 ile 200.000’i geçmeyen PKK destekçisi grubun dikkatli bir planlamayla ülkenin batısında yeniden iskan edilmesiyle PKK’nın lojistik desteği kesilmiş ve bu insanların hayat standardı yükselmiş olacaktır. Bu gruba iş bulmada öncelik tanınmalıdır. Dağlardaki yerleşim yerlerinin boşaltılması ile ‘terörist örgüt’ izole edilmiş olacaktır. Bir diğer hedef, PKK‘nın lojistik desteğini kesmek için, yerel halk devlet saflarına kazanılmalıdır. Uzak dağ köy ve mezralarına yerleşmiş halk daha büyük yerleşim alanlarına gitmeye teşvik edilmelidir. Yöre insanının ülkenin batısına göç etme eğilimine bakılırsa, görülmektedir ki, gelecekte sadece 2-3 milyon insan bölgede oturuyor olacaktır. Eğer bu göç düzene sokulmazsa, sadece nüfusun göreceli olarak daha varlıklı bölümü taşınmış, fakir olanlar arkada bırakılmış olacaktır...”
1985 yılında köylerin boşaltılmasına zemin olan bu planla bağlantılı olarak Özal, dağınık Kürt köylerinin merkezi köyler biçiminde birleştirilerek devlet kontrolünün sağlanmasını da savunmuştur. 1985 yılında Almanya ile anlaşmalar yapılarak devletin risk olarak gördüğü Bingöl, Elazığ, Dersîm, Maraş gibi iller olmak üzere birçok alandan Kürt gençleri ve aileler topraklarından kopartılarak Almanya’ya kitleler halinde göçertilir. Eski düzenlemeler güncelleştirilerek 1985 yılında Köy Koruculuğu yeniden örgütlendirilir.

OHAL ve köy boşaltmalar…

1987 yılında OHAL kanunu çıkarılarak Amed, Şirnex, Dêrsîm, Xakarî’ye ek olarak Çewlîk, Elezîz, Mêrdîn, Sêrt ve Wan da OHAL kapsamına alınırlar. Daha sonra Êlîh (Batman) ve diğer Kürt illeri de eklenerek bu sayı 19 ile yükselir. 1990 yılında OHAL valiliğinin yetkileri daha da artırılarak Kürtlerin arazilerine ve mal varlıklarına da el koyabilmesi sağlanır.
285 nolu kanun hükmünde kararnameyle kurulan OHAL valiliğine yerleşim yerlerinin boşaltılması yetkisi de verilir. Bu kararnamenin 4(h) maddesi şöyledir: “Olağanüstü Hal Bölge Valisi güvenlik yönünden gerekli düzenlemeleri yapabilmek için geçici veya sürekli olarak görev alanı içinde bulunan köy, mezra, kom ve benzeri yerleşim birimlerini boşalttırabilir, yerlerini değiştirebilir, birleştirebilir ve bu maksatla gereken kamulaştırma ve diğer işlemleri re’sen ve ivedilikle yapabilir.”
OHAL ile birlikte 1987 yılından itibaren süreklileşen, planlı ve sistematik bir devlet politikası olarak Bölgedeki köyler boşaltılır. Boşaltılan köylerin sayısında her yıl artış olmasına rağmen en yoğunlaşmış ve hızlandırılmış köy boşaltmaları çatışmaların tırmandığı ve top yekûn savaşın hayata geçirildiği 1993-98 arasındadır.
OHAL Valisi Necati Bilican 1996 yılı itibariyle toplam 2,785 köy ve mezranın güvenlik güçlerince boşaltılmış olduğunu itiraf etmiştir. Merkezi İngiltere’de bulunan KHRP’e göre, 1985’ten bu yana 3,000 köy ve mezranın boşaltılmış ve bunun sonucu olarak da 2,5 - 3 milyon insanın yerlerinden edilmiştir.
Cenevre İnsan Hakları Kürt Merkezine göre ise yaklaşık 4,000 köy yıkılmış ve 3 milyon civarında insan göç ettirilmiştir.
Diyarbakır Barosu; 1997 yılı sonuna kadar bölgede toplam 3211 köy yakılıp boşaltılmış olduğunu belirtip. Bunların yıllara göre dağılımı şu şekilde verir: 1989-1993 yılları arası 923 köy, 1994 yılı 1800 köy, 1995 yılı 195 köy, 1996 yılı 175 köy, 1997 yılı 118 köy boşaltıldığını belirtir. 
Korucu olanlar dışında kalan çok az sayıdaki köy de daha sonraki yıllarda boşaltılmıştır.
Farklı görüşler olmasına rağmen 1985 yılından günümüze kadar yaklaşık 4000 civarında köyün yani köylerin tamamına yakınının boşaltılmış oldukları ve yaklaşık 4 milyon Kürt’ün yerlerinden edilerek birçoğunun Türkiye metropolleri ve muhtelif şehirlere göçertildiği ortaya çıkmaktadır. Kalan köyler ise ya devletle işbirliği halinde olan ağaların tekelinde, ya koruculaştırılmış veya çoğunluğu devlet tarafından sonradan getirilip yerleştirilmiş; Kürt olmayanların yaşadıkları köylerdir. 

Şırnak harabeye çevrildi

1985 yılından sonra Bölgedeki şehirlerin boşaltılması politikalarına da hız kazandırılmış; ekonomik, siyasi, hukuksal zor yanında açık şiddet yöntemleri de kullanılmıştır.
18 Ağustos 1992 tarihinde Şırnak kentinin kuşatılarak bombardımana tabii tutulması sonucunda, evlerini kaybeden 18 bin insan kenti terk etmek zorunda kalmıştır. Şırnak Valisi Mustafa Malay askerlerin bu saldırıyı gerçekleştirdiğini itiraf etmiş, Cumhurbaşkanı Özal ise Şırnak halkının harabeye dönen kenti terk ederek Türkiye’nin batısına göç etmesini teşvik etmiştir. Şırnak katliamının ardından Kulp, Silvan, Lice ve Varto şehirlerine yönelik saldırılar da gerçekleşir.
1985 yılında başlatılan ve sonraki yıllarda sistematize edilen Kürt köylerinin boşaltılması kampanyasında; yasa-asker-korucu ve özel timlerin baskıları, korucu olmalarını dayatma, yayla yasakları, sivil halka yasak askeri bölge uygulamaları, ormanların ve ekili arazilerin, evlerin ve maddi değerlerin yakılması, köylerin ağır silahlarla vurulması, gıda ambargoları, faili örtülü cinayetler, tutuklamalar, köylülere fiziki ve psikolojik işkence gibi yöntemler kullanılmıştır.
Şehirlerde ise yoğun tutuklamalar, faili örtülü cinayetler, devletin silahlı güçlerinin baskıları başta olmak üzere tüm OHAL uygulamaları hayata geçirilmiştir.
Zorla ve açık biçimde göçertme yöntemi yanında halkın can güvenliğinin kalmaması, yer altı-yer üstü doğal zenginliklerin devlet tekeline alınması, ekonomik faaliyetlerin çökertilmesi, ayrımcılığın devlet politikası olarak benimsenmesi ve uygulanması da Kürt göçünü hızlandıran faktörler olmuştur.
19. yüzyıldan 1985 yılına kadarki dönemlerde de Kürtlerin yaklaşık üçte birinin göçertildiği bilinmektedir. İç Anadolu’ya sürülen Kürtler bu konuda en çarpıcı örnektir. Araştırmalara göre Konya’nın Cihanbeyli, Yunak, Yenice oba, Kulu ilçeleri ve bu ilçelere bağlı köylerin yaklaşık yüzde doksanı, Ankara’nın Haymana, Polatlı, Şereflikoçhisar ve Bala ilçelerinde önemli bir sürgün Kürdü kitlesi vardır. Kırşehir’in merkeze bağlı köylerin yarısına yakını, Çiçekdağı kazasına bağlı köylerin yarıdan fazlası, Boztepe kazasının yaklaşık yüzde sekseni sürgün Kürtlerindendir. Ayrıca Kaman ilçesinde de Pisiyan aşiretinin yaşadığı köyler vardır. Aksaray ilinde de Dêrsîmin sürgün Kürtleri yaşarlar. Çorum, Tokat ve Amasya il sınırlarının kesiştiği bölgede de sürgün Kürtlerinin yaşadıkları köyler vardır. Katliamlardan arta kalan Kürtlerin bazıları da Manisa, Çanakkale, Uşak, Afyon gibi şehirlere dağıtılmışlardır.
1914’ten günümüze kadarki zaman diliminde Kürt nüfusunun yarısından fazlasının göçertildiği; bunların çoğunun belli dönemlerde ve ayrıca zamana yayılmış biçimde Türkiye’nin hemen her yerine dağıtıldığı, dağıtılanların da önemli oranda eritildikleri ortaya çıkmaktadır. 
1925 yılından beri T.C. devletinin boşaltılan Kürt yerleşim alanlarına Balkanlar, Kafkasya ve Asya ülkelerinden göçmen getirip yerleştirme politikalarına 80’li yıllardan sonra da devam edilmiştir. Bu çerçevede Afganistan’dan, Azerbaycan ile diğer eski Sovyet cumhuriyetlerinden ve Bulgaristan’dan kalabalık sayıda gruplar getirilmiş; bunların çoğunluğu Wan, Erzîngan, Erzirom, Amed, Urfa gibi alanlara yerleştirilmiştir. En verimli araziler başta olmak üzere Bölge halkından gasp edilen değerler bu gruplara verilerek üstünlük sağlamalarına ve bu yolla devlet toplumu yaratılmaya çalışılmıştır. Ayrıca benzer uygulamalar Bölge’de daha eski geçmişe sahip olan Mardin, Urfa ve Sêrt’teki Arap toplulukları için de geçerli kılınmıştır.
2010, 2011 yıllarında bazı köylerin boşaltılması, Amed, Erzurum, Batman gibi şehirlere devlet görevlileri başta olmak üzere gruplar halinde Anadolu’nun iç ve batı bölgelerinden ailelerin getirilip yerleştirilmeleri, Wan depremi ardından halkın bölgeyi terk ederek Türkiye şehirlerine göç etmesinin dayatılması, TOKI siteleri gibi uygulamalar Kürt köyleri ve şehirlerinin boşaltılması, Bölgedeki demografik yapının Türkleştirme yönünde değiştirilmesi politikalarının AKP iktidarı döneminde de ve daha da inceltilerek sürdürüldüğünü göstermektedir. 1970’li yıllarda hayata geçirilmeye başlanan GAP, devlet tarım işletmeleri, Barajlar gibi büyük ölçekli endüstriyalist projeler 2000’li yıllardan itibaren konsept entegrasyon projeleri biçiminde yeniden düzenlenmiştir. Bu durum da göç hareketlerinin daha kapsamlı ve derin sonuçlara yol açacak şekilde ve artarak devamına yol açmıştır.

Göçertmenin yol açtığı sorunlar


Göçertme politikaları inkar-imha-asimilasyon-köleleştirme ve talan yaklaşımının en önemli parçalarından birisi olduğundan dolayı coğrafya ve toplum üzerinde çok ağır ve telafisi mümkün olmayan tahribatlara, sorunlara yol açmaktadır. Böylesine kapsamlı olan göç-göçertme yaklaşımının yol açtığı sorunlar ve çözümleri konusunda kuşkusuz başlı başına özel bir çalışmanın gerçekleştirilmesi hayati önemdedir. Ancak konumuz ekonomi olduğundan biz burada dolaylı ve doğrudan ekonomiyle ilgili boyutları irdelemeye çalışacağız.
Ellerinden her şeyleri alınan Kürtlerin göçertmeden sonra yerleşecekleri alanlarda da ağır sorunlarla karşı karşıya kalıp sisteme teslim olmaları, köleleşmeleri dayatılır. Bu çerçevede bazı sorunları ele alırsak:
Göç ettirilenlerin yerleştikleri alanlar ve yaşam koşulları:
1985 sonrası köylerinden göçertilenler bir kısmı Bölgedeki şehirler, bir kısmı Türkiye metropolleri ve muhtelif yerleşim birimleri ve bir kısmı da Avrupa’ya gitmektedirler.
Amed, Wan, Batman başta olmak üzere Bölgedeki hemen tüm kentler köylerinden sürülenlerin yoğun yerleştikleri alanlardır. Türkiye metropollerine gidenler Mersin, Adana, İzmir, İstanbul, Manisa, Bursa gibi şehirlerde yoğunluktadır.
Göçertilen insanların ekonomik olarak kendini ayakta tutabilecekleri imkanlar bırakılmadığından dolayı Bölgedeki kentlere ve Türkiye’nin muhtelif şehirlerine yerleşenlerin bir kısmı akraba ve aşiret üyelerinin yardımlarıyla sağlanan mekanlarda yaşarken çoğu şehirlere sonradan eklenen kenar mahalleleri, varoşlar ve gecekondu semtlerinde yaşam mücadelesi vermektedirler. Yol, su, kanalizasyon gibi altyapı hizmetlerinden, ulaşım imkanlarından, sağlık hizmetinden yoksun olan bu mekanlar insan ve toplum sağlığı açısından büyük sorunlar taşımaktadır. Çok sınırlı imkanlarla yapabildikleri gecekondu, baraka ve çadır tipi konutlarda çok kalabalık aileler biçiminde kalmaktadırlar. Temiz ve yeterli su, mutfak, banyo, tuvalet gibi temel ihtiyaçların karşılanmasında bile büyük sorunlar yaşanmaktadır. Bu insanların uğradıkları haksızlık ve zulmün yarattığı travma, yaşadıkları ağır ekonomik-sosyal-kültürel sorunlar, çevre ve konutların sağlık açısından elverişsiz koşulları, beslenme konusundaki sıkıntılar, yazın sıcağı- kışın soğuğuna karşı tedbir alınamaması gibi nedenlerden dolayı altından kalkılamaz psikolojik ve fiziki sağlık sorunları ortaya çıkmaktadır. Türkiye metropolleri ve muhtelif yerlerine yerleşenlerin yaşadıkları sorunlar ve zorluklar yetmiyormuş gibi potansiyel suçlu muamelesi görmekte, polisin, belediyelerin ve devlet kurumlarının günlük baskılarına maruz kalmaktalar. Polis tarafından yönlendirilen yöre halkından bazı grupların saldırılarına uğramaktadırlar. Bununla birlikte yasalar gerekçe gösterilerek yerleştikleri alanlardan sık sık sürgün edilmekte, yaşam mekanları ve konutları kullanılamaz hale getirilmektedir.

Göçün sosyal yapıya etkileri
Gördükleri baskı ve zulmün etkileri, kalabalık aile yapısının getirdiği sorunlar, köy ve şehir yaşamı arasındaki uyumsuzluk, şehirdeki yaşamın zorlukları, uluslaşma süreci; kimlik ve kültürlerini yaşamalarının engellenmesi, asimilasyon ve entegrasyon hedefleyen politikalar,  devlet ve bazı alanlarda yerleşik kültür ve sosyal gruplar tarafından aşağılanma, dışlanma, horlanma, potansiyel suçlu görülme, şiddete maruz kalma gibi ağır sorunlar yanında geçim sıkıntısı da eklenince işin içinden çıkamaz hale gelirler. Yoksul, yoksun, iradesiz, güçsüz ve örgütsüz bırakıldıkları için karşılaştıkları zorluklar ve sorunlara çözüm üretemezler. Maneviyattan kopuk, anlamı zayıflamış ve bir yanıyla oldukça dar ve kapalı ama diğer yanıyla da kendine ve değerlerine yabancılaşmaya açık bir yaşam tarzı dayatılır. Kalan tüm güçlerini geçim sorununu çözmek için harcamalarına rağmen günlük çözümler üretmenin ötesine geçemezler. Bu nedenlerle geleneksel komünal yaşam tarzı, dayanışma, paylaşım gibi toplumsal özellikler zayıflar. Dillerini önemli oranda korumalarına rağmen yaşamın her alanında kullanma imkanları olmadığından geliştiremezler, manevi değerlerini, folklor-gelenekler ve yaşam tarzını sürdürme imkanları olmadığından zamanla daha kolay eritilmeye elverişli hale gelirler. Sosyal yapıda çözülme ve dağılma, kültürel ve ahlaki yozlaşma derinleşir ve giderek kendi olmaktan çıkma durumu yaşanır. Geleneksel akrabalık ve aşiret ilişkileri ortadan kalkar, aileler parçalanır, intiharlar sıradanlaşır, toplum içerisinde yaşanan sorunların çözümünde şiddet öne çıkar, tahammülsüzlük yaygınlaşır. 


Göçün en ağır yükü kadınlara...
Ağır ekonomik, sosyal ve kültürel sorunlar yaşayan göç mağduru ailelerde bu sorunların en yıkıcı sonuçları kadın ve çocuklarda görülür. Yaşam koşullarındaki zorluklar ve sıkıntılarla baş etmek, çocukların bakımı ve eğitimi, ev yaşamının düzenlenmesi, ortaya çıkan sosyal sorunları çözme gibi yükümlülükler kadının üzerine farz kılınır. Hatta eşini kaybetmiş veya eşi çalışamayacak durumda olanlar başta olmak üzere birçok kadın, ailenin geçim sorunlarını çözmeye de mecbur bırakılır. Erkek egemenliğine dayalı aile düzeninden kaynaklanan sorunlar da eklenince kadınlar çok ciddi psikolojik-fiziki rahatsızlıklar, bunalım ve krizler yaşarlar. Çözümsüzlük sonucunda erken ölümler, intiharlar, ailelerin dağılması gibi olaylar yoğunlaşır.
Çocukların toplum ve aile tarafından eğitilmeleri, sosyalleşmeye hazırlanmaları, sağlıklı büyümeleri ve kişilik kazanmaları önemsenmez, çocukluklarını sağlıklı yaşayacak ve doğal gelişimlerini sağlayacak koşullardan mahrum bırakılırlar. Tüm güçleri ve yetenekleriyle aileye maddi katkı sağlamak için çalışmaya zorunlu kılınırlar. Bununla birlikte kişiliklerini olumsuz etkileyen, az gelir getiren, olumlu anlamda yetenek kazandırmayan ve sosyal güvencesi olmayan kağıt mendil, sakız satma, ayakkabı boyacılığı, hurdacılık gibi işlerde çalışırlar. Örgütlü suç yapılarının ve şebekelerin istismarına uğrayıp uyuşturucu, fuhuş, hırsızlık, kapkaççılık gibi kirli ve ahlak dışı işlere çekilirler. Sigara, uyuşturucu ve tiner gibi zararlı alışkanlıklara bulaştırılırlar. “Yardım dernekleri” adı altında faaliyet yürüten bazı kuruluşlar tarafından tarikat ve diğer siyasal örgütlenmelere çekilerek devşirilirler.
Ayrıca göçertmenin yarattığı sorunlar nedeniyle ailelerini ve toplumsal bağlarını kaybetmiş on binlerce çocuk sokakta yaşamaya mecbur kılınırlar. Çalışmaya ve eve para getirmeye mecbur kılınan çocuklar artık giderek çocuk oldukları unutularak ruhsuz maddeler olarak görülür. Yapılan araştırmalarda Türkiye genelinde 50 bin civarında sokak çocuğu olduğu ortaya çıkmıştır. 2000 yılında İstanbul’da kağıt mendil satan yaklaşık 4000 göç mağduru çocuk olduğu, sokakta çalışan çocukların yüzde 75’inin 1995’ten sonra Bölgeden göçertilenlerin çocukları oldukları tespit edilmiştir. 2003 yılında İstanbul’da adli işlem gören 15 bin üzerindeki çocuğun yaklaşık 10 bininin Amed, Wan ve Batman gibi Bölge kentlerinden kaçırılan ve istismar edilen çocuklar olduğu belirtilmektedir. DEVAM EDECEK

HESEN GERDÛN