
II. BÖLÜM
Göçmek sadece yurdunu terk etmek değil, yoksulluk, ayrımcılık, şiddet, uyum problemleri ile sarmallaşan bir hayat demek. Göç, sebebi ne olursa olsun büyük, kalıcı bir travma. Ve daha vahimi bu travma sadece bir kişiyi değil, o kişinin ailesini ve ait olduğu toplumu da içine almakta, böylece toplumsal bir durum/sorun olarak ortaya çıkmakta.
Bu sorun sadece psikolojik boyutta da kalmamakta, sosyal, ekonomik, kültürel, siyasal olmak üzere pek çok boyutta çözülmesi zor sorunlar yumağı içinde yaşamak zorunda göçmenler. Çeşitli uyum problemlerini, kuşak çatışmalarını, kendisine ve giderek topluma ve geleceğine güvensizlik duygusunu, sürekli tehdit algısı altında yaşamayı, ayrımcılığa uğramayı, aşağılanmayı, hep ve her yerde yabancı olarak yaşamayı da beraberinde getirmekte ve bu durum kadına karşı şiddeti beslemekte.
Göçün etkilerini araştıran çok sayıda çalışma göçün şiddet ve yoksullukla ilişkisini ortaya koyarken, bu etmenlerin bir araya geldiğinde kırılması zor bir kısırdöngü yarattıklarına da işaret etmektedirler.
Örneğin; iç göçe ilişkin yapılan bir araştırmaya göre, Konya'ya -ki genel göç hareketlerinin tersine daha çok iç Anadolu bölgesinden göç alan bir ildir- gelenlerin 1/10'u okuma yazma bilmiyor. %82-84’lük kısmı ev kadını.
Göç eden kadınlara göre daha önceden yerleşik olarak Konya merkezde yaşayan kadınlar daha az şiddet görmektedir. Konya ilinde şiddet gören kadınlar özellikle sözel ve ekonomik şiddete maruz kalmaktadır. Bu şiddetler kadar olmasa da fiziksel, psikolojik, sosyal ve cinsel şiddete de maruz kalan kadınlar vardır.
Kadına şiddet ve göçmenlik
Uluslararası Af Örgütü'nün tespitlerine göre kadınlar; savaş, yoksulluk, etnik çatışmalar gibi genel göç nedenlerine ek olarak ataerkil sistemin yarattığı baskı ve tehditlerden dolayı, yani toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılık, sosyal ve kültürel önyargılardan kaynaklanan baskı ve zulüm, geleneklerle ilişkili bedensel ve ruhsal sağlıklarını bozan zarar verici uygulamalar, cinsel istismar, cinsel şiddet, aile içi şiddet gibi esas olarak kadın olmalarından kaynaklı zulüm ve baskılardan kaçmak için de ülkelerini terk etmek ve başka bir ülkeye sığınmak zorunda kalıyorlar.
BM verilerine göre dünyada her yıl iki milyon kadın ve kız çocuğunun ticareti yapılmakta. Sierra Leone’de kendilerine anket uygulanan yerinden edilmiş ailelerden %94’ü tecavüz, işkence ve cinsel kölelik de dahil olmak üzere, cinsel saldırılara maruz kaldıklarını bildirmişler.
BMMYK Türkiye Ofisi web sayfasından alınan bilgilere göre; kadın göçmenler kaçış sırasında; sınır muhafızları tarafından cinsel saldırıya uğramaları, insan tacirleri, köle ticareti yapanlar tarafından yakalanma riski altında.
Sığınma ülkesinde ise; otorite sahibi kişiler tarafından cinsel saldırı, ailelerinden ayrı düşmüş kız çocuklara bakıcı aile yanındayken cinsel taciz, aile içi şiddet, hayatta kalabilmek için cinsel ilişkiye zorlanmak/ zorla fuhuş sözkonusu olabilmektedir.
Refakatsiz ve tecrit edilmiş tek kadınlar, yalnız aile reisi kadınlar, cinsel şiddet kurbanı kadınlar, eşcinsel kadınlar, ruh sağlığı bozuk kadınlar, refakatsiz kız çocuklar ve koruyucu aile bakımına verilmiş çocuklar ve gözaltındaki veya benzeri durumdaki kadınlar her tür saldırı ve tacize açık grup içinde yer almaktadır.
Polisin fuhuş operasyonlarında hep yabancı kadınların yakalanması neredeyse doğal karşılanmakta iken, şimdi de fuhşun sokaklara yaygınlaşması yanında Suriyeli kadınların imam nikahıyla ikinci eş olmaya zorlandıkları, yaşamak için buna mecbur kaldıkları sır değil.
Yoksulluk ve ayrımcı tutumlarla karşılaşan iç göç mağdurları ve olanak bulan yabancılar şehirlerin dışında kendi mahallelerini oluşturmaya gayret etmekte, güven duygusunu ve dayanışmayı buralarda sağlamaya çalışmaktalarsa da bu durum kadınlar için vahim sonuçlara yol açabilmekte. Özellikle ataerkil baskıdan, yasaklamalardan, şiddetten kaçmaya çalışırken tam ortasına düşebilmektedirler. Bu ortam aynı zaman da kadının topluma katılmasının ve gelişimin önünde duvar işlevi görmektedir.
Sonuç olarak; nereden nereye ve ne sebeple göçerseniz göçün, göçmek de göçmen olmak da zor. Genel olarak, devletlerin göçmenlere sağlayacağı koruma ya da olanakların kendi vatandaşlarına ya da yerleşik vatandaşına verdiklerinden daha fazla olmasını beklemekse gerçek dışı.
İç göç mağdurları açısından kadının dezavantajlı konumu ile yabancı kadının konumu arasında benzerlikler bulunsa da sosyal destek mekanizmalarına ulaşabilmeleri durumlarının biraz daha iyileştirebilmelerine olanak sağlamaktadır.
Ancak yabancı göçmen kadınlar için Türkiye’de yaşam pek çok batı ülkesine göre çok daha zor. Dil problemi yüzünden derdini anlatamayan, kısıtlı da olsa yasal mekanizmalara ulaşamayan kadın için devlet tarafından işe yarar hiçbir sosyal destek mekanizmasının bulunmayışı, her yerde karşısına çıkan tacizkar erkek bakışı, kadını deyim yerindeyse sap gibi ortada bırakmakta. Savaştan, ölümden, açlıktan, tecavüzden, angaryadan kaçırıp tam da ortasına düşürmekte.
Bu da kendisini ifade etme olanağı olmayan, toplumdan ve devletten destek görmeyen, tek başına yaşamla baş edebilme olanaklarına ve ruh haline sahip olmayan göçmen kadın bir mucize olmazsa hayatı boyunca her tür şiddetin ve ayrımcılığın hedefi olmaya devam edecek demektir. Olumsuzlukları bir derece azaltabilecek sivil destek mekanizmalarının önemi ve devleti yasal koruma sağlaması için zorlamanın yararı inkar edilemezse de gerçek kurtuluşu sağlamaya yetmeyeceğini biliyoruz. Bu nedenle bu resmi tam da tersinden yeniden çizmekten başka çare yok.
Gülseren YOLERİ