15 Temmuz darbe girişimi, 2010’dan itibaren devlet iktidarını ele geçiren gerici koalisyonun bozulmasının ve ortaklarının birbirlerini iktidardan tasfiye etmek için giriştikleri çatışmanın bir sonucu olarak gerçekleşti. AKP-Gülen koalisyonunu bozan, emperyalizmin bölge politikalarının krize girmesiydi. Emperyalizm öksürünce işbirlikçileri zatürre oldu.
Çatışma devletin zor aygıtını parçaladı ve devletin kurumsal temelini sıvılaştırdı. Sömürge tipi faşist devlet mekanizması bu nedenle ağır bir krize girdi.
Mızrak çuvala sığmıyor. Darbe girişimi gecesi olan bitenleri gizlemek için yapılan karartmalar, dezenformasyon çabaları işe yaramıyor. Darbe girişiminin MİT, Genel Kurmay, Emniyet Genel Müdürlüğü ve AKP içerisinde nereye kadar uzandığı tam olarak bilinmese de gösterilmek istenenden çok daha geniş bir kadroya yayıldığı anlaşılıyor. Darbeci güçlerin bu yaygınlığı, arkasında emperyalist merkezlerden alınan ciddi bir desteğin de bulunduğunu gösteriyor.
Dolayısıyla devletin ve AKP içerisinde devleti ve iktidarı reorganize etmeye yetecek kadar “sağlam” bir temelin olmadığı anlaşılıyor.
Şu anda egemen sınıflar ve egemen güçler “devletin restorasyonu” adı altında sömürge tipi faşizmin krizini aşmaya çalışıyorlar. Olağanüstü Hal koşulları altında Saray etrafında oluşturulmaya girişilen “Vatan Cephesi”yle, faşizmin parçalanan ve sıvılaşan kurumsal temeli yeniden örgütlenmeye çalışılıyor. Erdoğan, egemen sınıf partilerini “başkanlığı” altında bir araya getirerek devleti, siyasi gericilik temelinde yeniden biçimlendirme hevesindeler.
Faşizm aldığı bütün bu yaralara rağmen onarılabilir mi?
Bunun için Erdoğan’ın elinde, bütün bu sarsıntıdan nispeten daha az yara alarak çıkan temel kontrgerilla birimleri, Polis Özel Harekat Dairesi ve Özel Kuvvetler Komutanlığı ile ısrarla (ücretsiz toplu taşıma ve kumanyayla) sokakta tutmaya çalıştığı “Erdoğan gönüllüleri” bulunuyor. Ve tabii bir de egemen sınıfları saran kaos korkusu… Bu kaos korkusu, egemen sınıfların bütün partilerini “olağanüstü koşullar” bahanesiyle Erdoğan’ın arkasında hizaya geçiriyor.
Daha ilk adımda Genel Kurmayı ve MİT’i kendisine bağlayacak mini anayasa paketiyle, “o topçu kışlası Taksim’e yapılacak” ajitasyonu, “makable şamil idam” hezeyanı ve Fethullah umacısını sallayarak yürütülen cadı avıyla Erdoğan faşizmin restorasyonu sürecinin inisiyatifini elinde tutmaya çalışıyor.
Ancak egemen güçlere, (başta AKP olmak üzere) egemen sınıf partileri ve devletin tüm kurumsal altyapısına yayılan derin parçalanmışlık ve güvensizlik ortamı, Erdoğan’ın bu süreci yönetme yeteneğini büyük ölçüde sınırlıyor. Üstelik Türkiye tarihinde ilk defa kriz emperyalizmin “gizli işgal” aygıtına da sirayet etmiş görünüyor; bir ABD projesi olarak iktidara getirilenler, ABD’nin kendilerine karşı darbe yaptığını iddia ediyor, NATO sözcüleri “muhataplarını yitirdiklerini” söylüyor. Faşizmin kendini onarma gücü kalmamış olabilir.
Öyleyse, “Gökkubbenin altında büyük bir kaos var; işler harika” diyen Mao’ya kulak kabartmamız gereken günlerde mi yaşıyoruz?
Mao bu sözleri egemen sınıfların yarattığı büyük kaostan devrimci güçler devşirecek ve bu güçleri devrime yöneltecek devrimci bir siyasi merkeze sahip olduğu için söylüyordu. Bizim ise ne yazık ki faşizmin restorasyonuna soyunan güçlerin karşısına dikilecek bir kurucu devrimci inisiyatif geliştirme gücümüz, irademiz çok zayıf. “Bizim cephe”nin önemli bir bölümü, Saray’ın ilk işaretiyle susta duran CHP kurmayının ipoteği altında. HDP, Sarayın faşist projesini açık ve doğrudan bir biçimde karşısına almaktan kaçınacak, “çağırsaydı biz de Saray’a giderdik” diyecek denli terörize olmuş durumda.
Gökkubbenin altında büyük bir kaos var ama işler hiç de harika değil!
Ama yine de iyimser olmak için sebep var. Türkiye faşizminin krizi daha çok su kaldıracak gibi görünüyor. Eğer şimdiden Saray’ın liderliğindeki restorasyon sürecinin karşısına laik-demokratik-barışçı bir yeni devlet çağrısıyla dikilecek devrimci bir kurucu güç merkezi oluşturmaya girişebilirsek hem faşizmin krizini derinleştirebilir, hem de Türkiye toplumunda yeni bir devrimci süreci başlatabiliriz.
Bunun için egemen güçlere, onların temsilcilerine bakmayı bırakıp toplumun devrimci demokratik dinamik ve eğilimlerinin birbirine bakmasını sağlamaya çalışmayı öncelikli görev haline getirmeliyiz.