Şiddet, devletin egemenlik aracı olarak tüm kesimler üzerindeki baskının organize halidir. Tam tersini düşünmek, demokrasi anlayışının, büyük devlet adamı sıfatı ile seçilmiş olmanın gururunu her fırsatta dile getiren anlayışın ifadesi, toplumsal bir kandırmacanın iki yüzlülüğü olarak ele alınabilinir.
Devlet adamı olmak, devleti sonuna kadar savunmanın çıkışını, seçilmiş olmakla ifade eder. Halk beni seçti, ben en iyisiyim. Benden doğrusunu kimse yapmaz söylemleri alışkın olduğumuz söylemler olarak yaşamımıza endekslenmiştir. Bir yaşam tarzı olarak hep, doğruyu onlardan duyuyoruz ve kabulleniyoruz. Peki kimler muhaliftir devlete dersiniz!.. Birileri var... Birileri olmalı mı? Galiba evet...
Zor kavramı burada önemli bir sıfat olarak devreye girer ve ifadesini sınıfsal uçlarla baskı altına alır. Ve devlet adamlığı, devleti zora dayalı olarak yöneten kişi olarak karşımıza çıkar. Kurtul kurtulabilirsen... Gücü olanlar bu ara devreya sokulmaya çalışılıyor. Kimler mi, biliyorsunuz... ‘Akil insanlar çemberi’ vs...
Devlette baskı önemli bir araçtır. Yaşamını ötekileri baskı altına alarak sürdürür. Devlet yücedir. Devlet adamı ise bu yüceliğin her fırsatta dile getirendir. O yüzden devlet adamları pişkin ve emin usluplara sahiptirler. Bu siyaset doğasının siyasetçideki yansımasıdır. Devletin kutsallığı, devlet adamının yol gösteren haklı öyküsü oluyor. Bunun böyle olmadığını zor koşulların dayatmasında görüyoruz. Maskeler düştüğünde devletin kutsallığı terör oluyor. Ve devletin haklılığı siyasetçinin silahı oluyor. Ve her gün, her an, tanığız... Her hangi bir yerde değil ama! Özellikle orda!..
Politikada sahip olmak kavramı egemendir. Daha daha, hep daha daha... Benliği sahiplenmekle dolu devlet adamı, politikasında hata üstüne hata yapar. Bilincinde büyüyen kimliği zora bürünür ve devlet adamı olmanın gururu onu despot yapar. Sonra domates gibi kıpkırmızı olabilir... Oluyor da, görüyorsunuz... Kızarması yetmiyormuş gibi, donuyor da. Bir imaj oluyor öfkesi sonra acısı terbiyesiz...
Doğru söylemlerden asla vazgeçmez. İlk öğenilen/öğretilen budur. Demokrasi dersleri verir... Her şeyi bildiğini her fırsatta dillendirir... İyi insan olduğu için politika yaptığını savunur... Halk teorik olarak önemli bir ayrıntıdır. -Özünde sıkıcı olduklarının hiç farkına varmak istemezler...- Özgürlüklerden basseder... Ve bazı kesimlerin komple özgürlüklerinden dem vurur... Fakat gel gör ki pratik çok farklı ceryan eder. Özür dilemede ve bağışlamada samimiyetsizdir... Dürüstlük yalnızca bir görüntüdür... Eyvallahları vardır ve ilişkileri dönemseldir. Sonra gene eyvallah...
Devlet ve devlet adamı olmak derken sanata ve edebiyata varmanın düşüncesi bildiğimiz bu kavramları yenilememe yardımcı oldu. Özgürlük, demokrasi sözcüklerini en çok kullanan devlet adamları, çıkmazlarını bazen sanatçıdan yararlanarak kurtulmak ister. Doğal olarak toplumsal duyarlılığın en yoğun halini yaşayan sanatçılar, bazen kullanılmak ister... Sözüm meclisten dışarı tabii...
Devlet dehşet bir şey... Dehşetin karşısında olmak, bilincin başka bir ifadesidir. İnce ve farklı düşünen bir anlayışın, kullanılma olgusu etkilemek içindir. Sanatçı, yaptığı iş ve duruşu ile etkiler... Sürükler.. Devlet bunu bildiğinden, onlara önem arzettiğini görüntüler. Oysa sanatçı devlet üstü bir yaşamın temsilinde, muhalif bir duruşa sahiptir. Yola gelmez sanatçıların yaşamını baskı altına almış devet, bir anda onların fikirlerine önem arzetmesi garip bir durumu çağrıştırıyor. Devletin bunu yapması gayet normal, çıkış kapıları arıyor. Ömrünü uzatmak, çıkmazlarından sıyrılmak ve nefes almak istiyor.
Bu anlaşılır şeyin ortağı olmak, barışla ifade edilemez. Zira barışın muhatabları vardır. Bunu en iyi bilen sanatçılar olmalıdır. Aksi durum sanatçının ve edebiyatçının kimliği ile çelişen yaklaşımı olur. Bu sanatçıya yakışmayan bir ciddiyettir. Sanatçı devlete rağmen, barıştan yana olarak savaşa karşı çıkandır. Bunu bilince çıkarmayan sanatçı, devletin çıkarlarına karşı kendi çıkarlarını baskı altına alıyor demektir. Durum tam da böyledir demek istemezdim...
Bir parantez açarak ve bir örnekle sanatçılarımızın ruh halini ortaya koyabiliriz: Emek Sineması yıkılmak isteniyor; santaçılarımız doğal olarak tepkilerini ortaya koyuyor. Doğru da yapıyorlar. Burada bir sorun yok. Olması gereken de budur. Fakat bu tepkiler ve duyarlılık olgusu dört bin köy yıkılırken neredeydi? İşte tam da burada sanatçının duruşu gözlem altına alınmaya değer bir fotoğraftır. İroni yaparak; eğer dört bin köy yıkılmasaydı, bugün Emek Sineması da yıkılmayacaktı... Bir ülke yıkımla karşı karşıyaken Emek Sinemasının ne önemi olabilirdi ki!
Bu parantezle sanatçının toplumsal duyarlılığı önemini her an korumalıdır. Koşullara rağmen sanatçılar, nerede durduklarını bilmiyorlarsa, durum çok vahimdir. Demek istediğim çok vahim... Vah vah!..
Devletçi olmakla sanatçı olmak arasındaki fark, toplumsal duyarlılığın samimi ifadesidir. Sanatçı yaptığı işle her zaman muhaliftir... Bunu bilince çıkaran sanatçı, her koşulda doğrunun söylemini yansıtmaktan korkmaz... Korku üretimsizliktir. Üretmeyen sanatçı korkaktır. Üretilen, sanata değer veren sanatçının aydınlığıdır. Toplumsal duyarlılık sanatçının özünde vardır... Bir yerlerde bilinmeyen, nerede durduğumuzdur. Durduğumuz yer, beslendiğimiz alanlar olmalıdır. O alanlar geniş ve besleyeci... Yol gösteren olmak, reddetmek gibi bir değere sahip özelliktir. Kısacası sanat, hastalığı kabullenmez. Hasta sanatçı ise sanat yapamaz... Fikirlerimizin, özelliğimiz olduğunu unutmamak dileği ile...
Görgü tanığı sanatçı ve devlet