
Semih Gümüş
Bütün bildiklerimizi unutarak okumamız gereken romanlar vardır. Bildiklerimiz kurmaca için gene vazgeçilmezdir, anlatım sorunlarının nasıl çözüleceği, odak noktasındaki sorunun çevresinde hikâyenin nasıl kurgulanacağı, anlatı zamanı içinde kiplerin doğru seçimi gibi yapım biçimlerini unutmadan, bambaşka biçimler içinde yazılmış romanları, onlar nasıl okunmaları gerekiyorsa öyle okumak da gerekir.
Italo Calvino’nun Görünmez Kentler’ini okurken ölçütleri biz değil kurmaca metnin kendisi belirler. Kent: hayatın yeniden kurulduğu bir ortak alan. Bu ilk yalın bilgiyle başlarız okumaya. Calvino kentin bu varoluş biçimini bir yere not ediyor, sonra onu zamandan ve mekândan soyutlayıp benzersiz bir imge olarak yeniden yaratıyor. İnsanlık serüveninin bin bir türlü yazılma biçimlerinden biridir Görünmez Kentler.
Marco Polo’nun bir gezgin olarak Kubilay Han’a sunduklarından oluşan parçalar, her biri bir kadın adı taşıyan kentlerin insan doğasına uygun ayrıntılarıyla kent kavramını bütüncül bir tasarım olarak kurguluyor.
Anlatı içinde arkaik kentler anlatılıyor, eski zaman kültürünün yalnızca bir yaratıcının gözüne görünen ayrıntıları. Bu arada günümüzün kent hayatına ilişkin bir ufuk çizgisi çekiliyor. Eski zaman metropolleri bordasını bugünün metropollerine dayıyor. Sonra da metni okurken içinde yaşadığımız dünyayı düşünüyoruz.
Calvino, Görünmez Kentler ile yaşadığımız kentler için son bir aşk şiiri yazdığını düşünüyor, “Görünmez Kentler, yaşanmaz hale gelen kentlerin kalbinden doğan bir rüya” diyor.
Kent, modern zamanların kalbi. Hayatımızı bir duvar gibi kuşatır. İçinden kurtulamadığımız sürece yadsıyamayız onu. Kentlerde yaşamamızın açık ve kendimize itiraf edemediğimiz nedenleri, hayatımızı biçimlendiren değerleri üstüne düşündükten sonra, Görünmez Kentler’i bir kez daha okumak, bizi kentle ilişkimizde barışık kılabilir. Somut olanın içinde yuvarlanırken bu ilişkinin imgesine ulaşanlar yaşayacaktır kenti. Zorunlu hayatlara anlam verebilmek için.
Görünmez Kentler, başından sonuna dek derinleşen çağrışımları çoğaltmak için okumaya çağıran bir metin. Bunun her kurmaca metnin kendiliğinden sahip olduğu bir özellik olduğunu düşünemeyiz. Görünmez Kentler’in kurgusu ucu görünmeyen bir dizi çağrışım üstüne kuruluyor. Marco ile Kubilay Han arasında sabırla örülen ilişkiyi kent kavramı çevresinde kurulmuş bir eski zaman hikâyesi olarak okurken bugün yaşadığımız kent hayatına ilişkin göndermelerini görmeye zorlayan bir metin bu. Böyle bir okuma içinde olmadan anlaşılması olanaksız.
Niçin görünmez kentler? O güne dek görmediğimiz yanlarını Marco bize gösterdiği için. İnsan sonunda yaşayacağı kenti arar. Bazen bulur –belki bulur– ya da aslında hayal eder ve bilgeliğe ulaştığında bulur onu. Bir çöl ıssızlığında sesi soluğu duyulan kenttir düşlenen.
Görünmez Kentler, yalnızca romanın değil, sanatın kalıplarını yıkan bir metin. Calvino kendisini kimlere bağlamış olursa olsun, Borges’te, Blanchot ya da Barthes’ta kendi tarihini bulduğunu düşünürse düşünsün, bizim onu avangart (postmodern demek doğru değil) arayışların doruk noktasında bulduğumuz gerçeği değişmiyor. Görünmez Kentler, başka tek bir benzeri olmayan bir hayale götüren, tümdengelen bir ütopya.
Marco’nun Kubilay Han’a anlattığı kentler bir düş ülkesini anlamlandıran göstergeler gibi dizilir. Aralarında neden sonuç ilişkisi aramayı gerektirmeyen, birbirinden bağımsız elli beş bölümün her birinin taşıdığı anlamlar, sonunda, bize verilmiş olan kent kavramı yerine geçireceğimiz kent imgesinin göstergelerini sunuyor.
Calvino ne diyor onun için: zengin kesimli kristal labirent. Kristalin bütün yüzeyleri ışığı farklı renklerde kırıyor ve her rengi süzebilmek için çok yakından okumak gerekiyor. Üstelik bir labirent. İçinde yaşadığınız sürece. Bir ucundan girip öbür ucundan çıktığınız zaman labirent imgesi silinir, gerçek dünyaya geçilir. Zihninizde tarihin ve mekânın dışında bir labirent kurmaya yol açmışsa, Görünmez Kentler’i doğru okumuşsunuz demektir. Yoksa başa dönüp labirente yeniden girmek gerekir.
* Kaynak: oggito.com