AKP Hükümeti 2012 yılında Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezme üzerine bir konsept uyguladı. Çok boyutlu olan entegre bir planlamayla tasfiyeyi gerçekleştirme ya da marjinalleştirmeyi hedefliyorlardı. Ancak 2012’de AKP’nin düşündükleri gerçekleşmedi. Kürt Özgürlük Hareketi sadece Türkiye içinde değil, Ortadoğu’da da dengeleri etkileyen siyasi bir güç haline geldi. Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi AKP’yi ise içeride ve dışarıda politik çıkmazlar içine soktu. İmralı ile görüşmelerin yeniden başlaması bu koşullarda gerçekleşti. Oslo sürecinde İmralı’yla paralel görüşmeler yapılıyordu. Hatta bu süreçte de görüşmelerin merkezinde olan Kürt Halk Önderiydi.

Kürt Halk Önderi, Oslo sürecinin bir çözüme evrilmesi için çok çaba harcadı. Ancak AKP’nin Kürt sorununda bir çözüm politikası olmaması bu görüşme ve çabaları sonuçsuz bıraktı. Şu anda başlayan görüşmeler konusunda Kürt halkında ve demokrasi çevrelerinde bir tereddüt olmasının nedeni AKP’nin geçen yıllardaki pratiğidir. Özellikli son aylarda açıkça faşist söylem ve tutumlarda bulunmasıdır. Kuşkusuz Kürt Halk Önderi sorunun makul çözümü için bu görüşmelere çok önem veriyor. Kürt Özgürlük Hareketi de ideolojik ve siyasi görüşleri nedeniyle siyasi çözümü tercih ediyor. Halk da büyük bedeller verdiği mücadelenin siyasi bir çözüm ve adil demokratik bir barışla taçlanmasını istiyor. Ancak AKP, daha doğrusu devlet politikalarının böyle bir sonuç ortaya çıkarması için elverişli hale gelmiş mi bu hala belirsizliğini koruyor.
AKP’nin on yıldan fazladır süren hükümet pratiği bu konuda aydınlatıcı olabilir. Yine Kürt Özgürlük Hareketi’nin yaklaşımları bu sürecin nasıl sonuçlanacağı konusunda da önemli bir veridir.
AKP gerillanın üslerini bıraktığı ve ateşkes koşullarında olduğu bir süreçte iktidar oldu. Bu süreçte Türk devleti Kürt Özgürlük Hareketi’nin yenildiğini ve bir daha mücadeleyi geliştiremeyeceğini düşünmektedir. İktidara gelen AKP de bu düşüncededir. Bazı ufak tefek düzeltmelerle, esas olarak da siyasi, sosyal ve ekonomik tedbirlerle bu sorunu tümden gündemden düşüreceğine inanmaktadır. Bu nedenle 2003 yılında Tayyip Erdoğan’a Kürt sorunu sorulduğunda “düşünmezseniz böyle bir sorun da olmaz” cevabını vermişti.  

AKP hala nasıl tasfiye ederimin peşinde

PKK, 2000-2001-2002 yıllarında Türk devletine defalarca çağrıda bulunmuştur. Yılda birkaç defa çözüm için deklarasyonlar sunmuştur. Ateşkes koşullarında bu sorunun çözümü istenmiştir. Ancak dil ve kültür alanında çok sınırlı yumuşamalar dışında hiçbir adım atılmamıştır. AKP iktidara geldiğinde de yalvarırcasına bu sorunun çözümünde adım atılması istenmiştir. Hatta kendisine bir yıllık bir süre tanınmıştır. Ancak AKP o sırada kendisinin de bilgisi olan iç tasfiyeciliğe çok inanmış olacak ki, hiçbir adım atmamıştır. Kürt Özgürlük Hareketi’nin çağrılarına kulak tıkamıştır. 1998 1 Eylül’ünde başlatılan ve sonradan daha da somut ve kapsamlı hale getirilen ateşkes ve eylemsizlik duruşu neredeyse altı yılını doldurmasına rağmen AKP Hükümeti hiçbir kıpırdama bile göstermedi. AKP hala nasıl tasfiye eder, tümden bitiririm hesapları ve çabaları içindeydi. İşte 2004 1 Haziran yeniden direniş hamlesi böyle bir ortamda başlamıştır.
2004 hamlesinden sonra da AKP tasfiye politikalarını ve planlarını bırakmamıştır. Bir taraftan İran’la ortak tasfiye politikaları izlerken, diğer taraftan bu tasfiye için Avrupa ve ABD başta olmak üzere dış güçlerin desteğini alma çabası içinde olmuştur. Bu sürçte Türk devleti ile İran’ın bir tasfiye planı üzerinde yoğun biçimde çalıştıkları belgeleriyle sabittir. Neredeyse birlikte legal bir parti kurma çabası içinde bile olmuşlardır. Yani çözüm için düşünme AKP’nin politikalarında yoktur. Böyle olunca Kürt Özgürlük Hareketi direnişi yaygınlaştırmış ve derinleştirmiştir.
Bu durum AKP’yi bir açmazla karşı karşıya getirmiştir. Çünkü ne Kürt sorununu çözme politikaları vardır ne de kapsamlı bir bastırma politikasına hazırdır. Demokratik söylemlerle iktidara gelen bir partinin birden oy aldığı birçok çevreyi rahatsız edecek bir savaş konsepti uygulaması da zordu. Zaten AKP’nin bu yönlü bir politikayı uygulama hazırlığı da yoktu. Bu durum karşısında ilk önce Amed konuşmasıyla Kürt sorunundan söz etti. Kürt Özgürlük Hareketi buna ihtiyatlı, iyimserlikle yaklaştı. AKP bu sorunun kendisini iki taraflı sıkıştırdığını gördü. Kürtler ve demokrasi güçleri çözüm beklerken, asker ve sivil bürokrasiyse tasfiye ve ezme politikasını dayatıyordu.
Bu durum karşısında AKP iki tarafı da idare eden ve oyalayıcı bir politikaya yöneldi. Kürt Özgürlük Hareketi’ne aracılar göndererek ateşkes olursa bir şeyler yapacağını iletti. 2006 1 Ekim’inde ateşkes AKP’nin isteğiyle gerçekleşti. Ancak bu ateşkes sonrasında AKP’nin Kürt sorununu çözmek için hiçbir somut adımı olmadı. Hatta bu süreci fırsat bilen çevreler Kürt Halk Önderini İmralı’da zehirlemek istediler. Ancak erkenden fark edilince bu girişim boşa çıkarıldı.

Devletin çözüm politikası yoktu

Bu ateşkes süresince Kürt Özgürlük Hareketi AKP’ye oyalamayı bırak çözüm için adım at çağrıları yaptı. Bu süreçte asker ve sivil bürokrasiyse Kürt halkının Özgürlük Mücadelesine karşı sert politikalar izlenmesini istiyordu. AKP bu süreçte Kürt sorununu çözmek için hiçbir adım atmaya yönelmedi. Çözüm politikası yoktu. Bir adım atacak iradesi de cesareti de yoktu. Bu nedenle 2007 Mayısında Dolmabahçe Sarayında Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiye edilmesi konusunda derin devletle uzlaşıldı. AKP Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezmek için her alanda kapsamlı bir planlama, çalışma, çaba ve saldırı içinde olacak; bunun karşılığın da AKP’nin Cumhurbaşkanlığı dahil Türkiye’yi yönetmesinin önüne engel çıkarılmayacaktı. AKP’nin 22 Temmuz 2007 seçimlerini kazanması ve Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olması böyle bir sürecin sonucunda gerçekleşti. Hep iki tarafı idare etme politikasını yürütemeyeceğini görünce Kürt halkının Özgürlük Mücadelesini tasfiye etme politikasını tercih etti.
Kürt sorununu çözme iradesini göstererek iktidarını güçlendirme iradesi ve cesaretini ortaya koymayınca bu defa açıkça ‘Kürt Özgürlük Hareketi’ni en iyi ben ezerim, bunu benden iyi yapacak siyasi aktör yok’ diyerek iktidarda tutunmaya çalıştı. Gerçekten de eğer başka bir seçenek olsaydı 2007 yılında asker ve sivil bürokrasi AKP iktidarına geçit vermezlerdi. Ancak dış koşullar ve iç durum AKP’yi Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezme konusunda tek seçenek haline getirmişti. AKP de bunu pazarlayarak iktidarda kalıyordu. AKP artık Kürt sorununu çözmek için değil, en iyi ben tasfiye ederim diyerek iktidarda kalmak için gündemde tutuyordu. Kürt halkının ve Türkiye halklarının acıları üzerinden iktidar olmayı ve bu temelde devlete tümden yerleşmeyi hedefleyen bir stratejiyle hareket ediyordu. Bir taraftan ezme konsepti izlerken yine bu konseptin gereği Kürt sorununu çözebileceği beklentisi yaratıyordu. Bu da en iyi ben tasfiye ederim diyerek iktidarda kalmanın bir parçası olarak yürütülüyordu.

Bush-Erdoğan görüşmesi ve yeni yönelimler

2007 seçimlerinden hemen sonra savaş tezkeresi çıkarılma kararının ilk MGK toplantısında alınması Dolmabahçe mutabakatının gereğiydi. Bu mutabakat gereği AKP dış güçlerin desteğini almak için de gereken çabayı gösterecekti. 2007 5 Kasım Bush-Erdoğan görüşmesi bu ortamda gerçekleşti. Bush, Erdoğan’a iktidarı için içeride ve dışarıda kendisine destek vereceğini, PKK’ye karşı da daha fazla destek vereceğini söyledi. Bunun karşılığında da AKP Hükümetinden başta Güney Kürdistan olmak üzere bölge politikalarına uyum sağlaması istenmiştir. Bu, hem AKP Hükümetinden hem de asker-sivil bürokrasiden istendi. Bu görüşmeye şu anda tutuklu olan Ergun Saygun’un katılması da bu nedenleydi.
Nitekim Türk devletinin Güney Kürdistan politikaları bu görüşmeden sonra değişti. Asker-sivil bürokrasi de PKK’nin tasfiyesi için verilecek destek karşılığında bu durumu kabul etti. Bush bu görüşme sırasında asker-sivil bürokrasiye herhangi bir darbe girişimine destek vermeyeceğini de ortaya koydu. Bu açıdan 2007 Bush-Erdoğan görüşmesi Türkiye’nin ABD ve bölge politikaları konusunda yeni bir dönemi ifade ediyordu.
Türk devleti dışarıdan aldığı destek ve Güney Kürdistan’la ilişkileri temelinde PKK’ye yeniden tek taraflı bir ateşkes dayatıp zaman içinde tasfiye etmeyi önüne koymuştur. KDP üzerinden tek taraflı ateşkesler dayatıldı. Ancak Kürt Özgürlük Hareketi bir tasfiye zemini olarak düşünülen bu dayatmaları kabul etmeyince hava saldırıları arttırıldı. Şubat 2008’de Zap’a yönelik bir ele geçirme ve ezme harekatı başlatıldı. Ancak Zap harekatı ikinci bir Sarıkamış harekatı gibi bozgunla sonuçlandı. Bu bozgun ordunun itibarını dibe vurdu. Böyle olunca Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme politikası konusunda AKP’nin konsepti daha öne çıktı. Hatta tek seçenek olarak kaldı. Bu nedenle AKP’ye yönelik anayasa mahkemesindeki davadan sonuç çıkmadığı gibi, asker ve sivil bürokrasi tamamen Kürt sorununu en iyi ben ezerim diyen AKP’ye mahkum oldu. Dış desteği de alan AKP, ordu içinde sorun çıkaran kesimleri ordu içindeki bir klikle birlikte tasfiye etmeye yöneldi. Bu süreç aynı zamanda siyasal İslam’ın devlet içine alınıp Türk devletinin yeniden yapılandırılmasının hızlandırıldığı bir süreç oldu.

2009 yerel seçimleri AKP-Gülen planını bozdu

AKP için bu sürecin daha yumuşak yürütülmesi açısından Kürt Özgürlük Hareketi’nin eylemsizlik içinde tutulması önemliydi. Kürt Özgürlük Hareketi eylemsizlik içinde tutulacak, bunun yanı sıra TRT 6 ve üniversitede Kürtçe öğreten bölümler kurularak inisiyatif ele geçirilip Kürt Özgürlük Hareketi adım adım etkisizleştirilip marjinalleştirilecekti. Tayyip Erdoğan ile İlker Başbuğ ve Gülen tarikatı birlikte böyle bir tasfiye konsepti hazırlamışlardı.
2008 yılında bir taraftan Oslo görüşmelerinin yapılması, bir taraftan TRT 6 girişimleri, diğer taraftan Güney Kürdistan’da hazırlanan Kürt konferansının hepsi bu konseptin gereğiydi. Tabii ki fırsat bulduklarında Kürt Özgürlük Hareketi’ne ağır darbeler vurmayı da düşünüyorlardı. Nitekim bir taraftan Oslo görüşmeleri yapılırken, diğer taraftan PKK yönetiminin büyük bölümünü tasfiye edecek bir nokta hava saldırısı gerçekleştirmişlerdi. Buna rağmen Kürt Özgürlük Hareketi ateşkes ve görüşmeleri sürdürme iradesi gösterdi.
AKP’nin ordu ve Güney Kürdistan hükümetiyle planladığı tasfiye politikası 2009 yerel seçimlerinde Kürt demokratik hareketinin başarısıyla boşa çıktı. Planlanan konsept seçimdeki halk tutumuyla önemli bir darbe yedi.
29 Mart yerel seçimleri karşısında demokratik çözüm alternatifini daha etkili devreye sokma yerine, tasfiye konseptini boşa çıkaran Kürt halk gerçeğini ve örgütlü toplum gerçeğini yoğun baskı ve saldırılarla tasfiye konseptine uygun hale getirme hamlesi başlattılar. Kürt Özgürlük Hareketi 13 Nisan 2009’da resmi ateşkes ilan etmesine rağmen bir gün sonra 14 Nisan’da siyasi soykırım saldırısı başlatılması bu amaçla gerçekleşti. Kürt halkının örgütlülüğü dağıtılarak halk yıldırılacak, askeri operasyonlarla da gerillaya darbe vurulacak, böylece kendilerinin düşündükleri tasfiye politikaları Kürtlere kabul ettirilecekti. Düşündükleri ise bireysel haklar dedikleri kimi adımlar atarak Kürt sorunundan kurtulmaktı. Bu tasfiye konsepti AKP’nin Milli Güvenlik Kurulunda asker-sivil bürokrasinin de katılımıyla planlanmış ve uygulanmaya konulmuştu.

Tasfiye politikası açılım kodu ile yürütüldü

AKP’nin Kürt açılımı, demokratik açılım ya da milli birlik ve beraberlik politikası dediği bu tasfiye konseptidir. Bu tasfiye konseptini açılım adı altında gizlemek de yürütülen bir psikolojik harekat olmaktadır. Tasfiye politikası açılım kod adlı bir konseptle yürütülmektedir. Bugüne kadar da açılım kod adıyla bu tasfiye konsepti yürütülmüş ve sonuç alınmak istenmiştir.
Kürt Özgürlük Hareketi bu süreçte hep pozitif yaklaşmıştır. AKP’nin bu çözümsüz politikalarını görmesine rağmen toplumu ve devleti çözüme hazırlamak için sabırlı davranmıştır. Ateşkes ve görüşmeler sürecini çözüm iklimini sağlamak için değerlendirmeye çalışmıştır. Bu açıdan görüşmeler ve ateşkes süreci de bir mücadele dönemi olarak geçmiştir. AKP Hükümeti bu süreci Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadele zeminini daraltma ve zaman içinde etkisizleştirmek ve kendi iktidarını pekiştirme biçiminde ele alırken, Kürt Özgürlük Hareketi de Türkiye toplumunu, siyasi güçlerini ve uluslararası durumu çözüm için elverişli hale getirmeye ve bu temelde AKP’yi çözüm doğrultusunda adım atmaya zorlamıştır. Bu nedenle 14 Nisan sonrası AKP bir tasfiye hamlesi yaparken Kürt Özgürlük Hareketi ve Kürt Halk Önderi de AKP’nin bu açılım söylemini çözüm doğrultusunda adım atma biçiminde zorlamaya çalışmıştır. Özgürlük Hareketi’nin yumuşak mesajları ve Kürt Halk Önderinin Yol Haritası’nı hazırlaması ve Habur girişimi hep bu çerçevede olmuştur.
AKP, Habur’u Kürt Özgürlük Hareketi’ni en iyi ben tasfiye ederim yaklaşımıyla iktidarını pekiştirmek ve devleti ele geçirmek biçiminde değerlendirmek istemiştir. Ancak halkın gelen Barış Grubunu coşkuyla sahiplenmesi AKP’yi ürkütmüştür. Çünkü çözüm değil, tasfiye politikası vardır. Çözüm niyeti olsaydı halkın bu yaklaşımını demokratik çözüm ve barış için değerlendirirdi. Ancak amacı çözüm değil tasfiye olunca Habur’daki halk sahiplenmesi AKP’yi ürkütmüştür. Böyle bir halkın kendi tasfiye konseptini kabul etmeyeceğini görerek siyasi soykırım saldırılarını tırmandırmıştır. Amaç, Habur’da ortaya çıkan halk duruşunu saldırılarla kırmak ve kendi tasfiyelerini kabul edecek bir halk gerçeği ortaya çıkarmaktır. 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde gösterdikleri tepkinin bir benzerini de Habur’daki halk duruşuna göstermişlerdir.  DEVAM EDECEK

MUSTAFA KARASU