Tüketim kültürünün öncülüğünü günümüzde sinema ve müziğin yaptığını söylemiştik. Bu kültürün yaygınlaşması da medya aracılığıyla oluyor. Gelişen teknoloji, cep telefonları, internet sınırsız bir görsellik sunuyor. Her saniyenizi kameralara kaydedip anında milyonlara ulaştırabiliyorsunuz. Bu şekilde motive olan toplum için önemli olan ne anlatıldığı değil, nasıl göründüğüdür. Toplumun ulaştığı bu yeni formu “gösteri toplumu” biçiminde formüle etmek pek de yanlış kaçmıyor.
Gösteri toplumu, modernitenin son icadıdır. Modernite gösteri kültürüyle toplumun bireylerini tüm tarihi/toplumsal değer yargılarından koparır, simülasyon dünyasına taşır.
Tarihi/toplumsal değerlerini yitiren birey/toplum, esasen kültürsüzlük halidir.
Ortaya çıkan bu toplumun sanatı da yoktur. Taklit vardır, yaratıcılık yoktur. Sanat adına eğlence kültürü pohpohlanır bolca. Eğlence kültürüyle maymunlaştırmaktır amacı. Eğlence kültürünün özü ise taklittir. İnsanın güdülerine hitap eder. Eğlendirmeyi her şeyin önüne koyar. Kültür olabilmek ise kalıcılaşabilmeye bağlıdır. İnsan ömrünü aşmayan bir şey kültürleşemez.
Bizim stranlarımız, govend ve destanlarımız, kültürleşmenin, dolayısıyla kalıcılığın ifadesidir. Stran ve govendlerle dile gelen de aslında kültürümüz, kimliğimiz, toplumsal gerçekliğimizdir.
Stran ve govendlerimiz şimdi eğlence kültürünün tehdidi altında. Özellikle yeni kuşak, “Kürtçe türkü” söyleyerek starlaşma arayışında. Gösteri toplumu ve onun eğlence kültürünün yaygınlaştığı tespitinden yola çıkarsak, sanatın diğer alanlarının da bundan etkileneceğini söylemek için kahin olmaya gerek yok.
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu, 2012 ortalarında iki tiyatro klasiğini Kürtçe sahneledi. Hamlet ve Kanlı Düğün. Hamlet’i izlemedim. Ama Kanlı Düğün’ü izleme fırsatı buldum. Her iki oyunu da sanatsal eleştirilere tabi tutmak haddim olmadığı gibi övecek –sıradan bir izleyici olmam dışında- yeterliliğe de sahip değilim. Her konuda olduğu gibi sanatta da tarihsel/kültürel arka plan daima ilgimi çekmiştir.
Kürt tiyatrosu, Kürtçe tiyatro yazmak, sahnelemek çok zorlu bir iş olsa gerek ki dünya klasikleri tercih edilmiş. Zira sübvansiyon olanağı daha fazla. Bu bir eleştiri değil. Somut olana işaret etmektir.
Eleştiri şu noktada gündeme gelmeli. Sanatçının işi zor olanı yapmaktır. Görülmeyeni göstermektir. Kabul edilebilirlik hesabı yaparak sanata yaklaşmak, sanata kötülük yapmaktır. Sözgelimi Roboskî’yi ya da Kürdistan’daki herhangi bir dramı sahnelemeye kalktığınız anda, Ankara’da açılacak perde bulamazsınız. Bulsanız bile oyunu izlemeye Kültür Bakanı yerine çok sayıda savcı, polis, MİT gelir.
Haberi olmayanlar için bir not düşeyim. Roboskî katliamı Geverli gençlerin kurduğu Teatra Çarçela grubu tarafından Tatvan’da sahnelendi. Ancak ne kendileri tanınmış bir gruptu ne de kabul görebilecek bir referansları vardı. Sanatçı yönlerine dair bir şey söyleyecek durumda değilim, ama bunun pek belirleyici olduğunu da sanmıyorum. Herşeyden önce geldikleri yer ve grubun adı kabul edilebilirlik kriterine uymuyordu.
Tarihe malolmuş edebi, sanatsal eserlerin Kürtçeye uyarlanması takdire değer bir çabadır. Klasik olsun ya da olmasın çeviri bir yere kadar kabul görebilir, ama çeviri üzerine bina edilmiş kategorilerin (Kürtçe tiyatro) oluşturulması Kürt tiyatrosuna bir katkı sağlamaz.
Asıl reddedilmesi gereken tiyatro gibi edebi ve felsefi bir sanat dalının eğlence kültürüne kurban edilmesidir. İnsanlar eğlenebilir de ama tiyatro özünde eğiten, öğretendir. Komedi, mizah da olsa bu kural değişmez. Görsel/sahne sanatlarının en önemli özelliği, insanı düşündürebilmesi, düşünmeye zorlamasıdır. Bertolt Brecht’in büyüklüğü, oyunlarında mesajı seyirciye bırakmasından kaynaklıdır. Sorunu ortaya koyarken seyirciyi de çözümün ne olduğuna kafa yormaya sevkeder. Sheakespeare’in oyunlarında da sürekli toplumsal çelişkiler, iktidar çekişmeleri ve en önemlisi de oyuncular şahsında kendini, hayatını, insanları sorgulama vardır. Bazen trajedi çoğu zaman da komedi ile yapmıştır. İsponyal şair/oyun yazarı Lorca da hayattan hikayeleri oyunlaştırmıştır.
Ülkemiz Kürdistan neredeyse doğal bir sahnedir. Her evde, köyde, mahallede yazılmamış, sahnelenmemiş oyunlar vardır. Trajediler, sevinçler ve güldürülerle doludur. Yerelle evrenselliğin rahatlıkla buluşabileceği bu mekan, kabul edilebilirlik hesaplarının ötesinde, sübvansiyonların dayanılmaz cazibesine kapılmadan işlenmeyi bekliyor.
Gösteri Toplumu ve Hamlet
Hükümet Kadın’ filmini konu alan geçen haftaki yazımı izleyici cephesinden de derinleştirmek isterdim. Çünkü o cephede de problem olduğunu düşünüyorum. Fakat konu bu köşeye sığmayacak denli kapsamlı.