Alana girdikten sonra diğer arkadaşlarımızın yanına gitmek için Erol'u İnşaat-İş'in kortejinde bırakmıştım. Kortejden ayrıldım ve beş dakika bile geçmeden çok büyük bir patlama oldu. Ne olduğunu anlayamadan Erol ve Tekin Abi'nin olduğu yere doğru koşmaya başladım, sonra bir patlama daha oldu. Gördüğüm manzarayı anlatmam mümkün değil. Her yer ölü ve yaralı insanlarla doluydu ve her yerde kan vardı. Ben patlamanın etkisiyle çığlık attım, arkadaşlar beni tutup "Bulacağız" dediler. Sonra yaralılarla ilgilenmeye çalışan arkadaşlarımıza polis biber gazıyla saldırdı. Alana girerken görmediğimiz polislerin birden bize saldırmaya başladığına tanık olduk. Ortalık mahşer yeri gibiydi.

Beni o gün en çok zorlayan bir haber alamamak oldu. 10 yıldır tanıdığım, 6 yıldır birlikte olduğum dostum, sevgilim yaşıyor muydu, yaralı mıydı; yaralı olsa mutlaka arar ve haber verirdi. Ama işte öldüğünü de kabullenmek istemiyorsun ya. Hep bir umutla bekledim. Çünkü insanlar da "Erol'u görmüşler, yaralıymış" gibi şeyler söylüyorlar ara ara, uğultuyla da olsa duyuyorum. Listelere bakıyorum bir yandan, Numune Hastanesi'nin önünde. Listelere bakıyorum ama aslında haberi de duymak istemiyorum. Hem haber almak istiyorum, hem kötü bir haber geleceğinden korkup o haberi duymak istemiyorum. Patlamadan sonra Erol'u her aradığımda telefonu çaldı, bu da umut verdi bana hep. Sonra İnşaat-İş'ten bir yoldaşımızın yaşamını yitirdiğini haberini aldık, ben de öylelikle Erol'u kaybettiğimi düşünmeye başladım. Nasıl ölür? Bunun yanıtı yoktu bende, inanmak istemedim zaten uzun süre. Bu sefer de "Hangi hastanede", "Cenazesi nerede", "Hangi morg" soruları başladı. Hangi hastane olduğunu öğrendik, sabah Adli Tıp'a gittik, sonra Erol'un cenazesini alıp Erzincan'a gittik.


Amed ve Suruç'tan sonra Ankara'ya gitmek istedi

Ankara Mitingi'ne katılımı sendikada örgütleyenler, Serdar, Tekin Abi ve Erol. Üçü ısrarla 10 Ekim'de Ankara'da olunması gerektiğini söylüyor. Erol özellikle Suruç için, Amed için; Kürt halkı için, işçiler ve yoksullar için Ankara'ya gidilmesi gerektiğinde ısrarcıydı. İktidarın saldırılarına devam edeceğini ve daha fazlasına da başvurabileceğini hep söylüyordu o, iç savaş hazırlığından bahsediyordu, nitekim öyle de oldu. Tekin Abi ve Erol hiçbir işten kaçmazlardı. İş olarak değil, görev olarak görürlerdi zaten yaptıklarını. Üç kişilik bir etkinliğe bile giderlerdi ki düzenleyen yalnız hissetmesin, o etkinliğin sahibi yalnız kalmasın. Ankara olmadan önce Kobanê'ye gitmişlerdi yine Tekin Abi'yle, orada bir sağlık ocağı açılması için. O da yarım kaldı...


Devlet samimi değil

Devlet, 10 Ekim için 'terör eylemi' dedi ve yas ilan etti, evet ama biz bu kararı ve bu yas sürecini devletin göstermelik yaptığını her hareketinde gördük. Muhtemelen bu kadar fazla insanın yaşamını yitirdiği patlamada tepki almamamın en kolay yöntemini yas ilan etmek olarak gördüler. Sonrasında bakanların açıklamasını hepimiz hicap duyarak izledik. "Haksız zenginlik elde edilmesi" dediler bize. Kayıplarımız üzerinden haksız zenginlik talep ediyormuşuz. Bu çok acımasızca bir açıklama. Henüz dava süreci başlamadığı için birebir bir saldırıya maruz kalmadık aileler olarak; ama kalmayacağımızın garantisi yok. Tabii ailelere yönelik baskı var. Basın açıklamasına katılmak dahi sorun. Bir de biliyorsunuz, 15 Temmuz'dan sonra 10 Ekim Anıtı'na saldırı oldu, bu bizi çok yaraladı. Zaten zor zamanlardan geçiyoruz, zaten kayıplarımızın acısıyla yaşamaya çalışıyoruz, bir de böyle durumlarla karşı karşıya kalıyoruz. 10 Ekim'den sonra her ay bir saldırı oldu ve bir sürü insan öldü, ölmeye devam ediyor. Bizim orada çok havai fişek atılıyor, inanır mısınız o ses bile beni inanılmaz etkiliyor. Aniden gelen seslerin hepsinde irkiliyorum ve o ana dönüyorum.


Erol gerçek bir devrimciydi

Erol gündelik hayatta karşılaştığınız insanlar gibiydi, dışarıdan hiçbir farkı yoktu. Ama özelde Erol, tanıdığım en devrimci, en eşitlikçi ve mücadeleci insanlardan biriydi. Hiç egosu olmayan bir insandı. Hiçbir işten kaçınmazdı, "Ben yapmam" demezdi. Evde de bu durum böyleydi. Aramızda yaptığımız işbölümüne hep sadık kalırdı ve beni asla kırmazdı. Erol devrimciydi; ama geleneklere inanılmaz önem verirdi. Kimseyi cenazesinde, anmasında yalnız bırakmazdı. Herkesle iletişim kurabiliyordu. Beş yaşındaki bir çocukla da iletişimi iyiydi, 80 yaşındaki bir amcayla da. Ziyarete gittiği evde çocuk varsa o çocuğa mutlaka çikolata götürürdü, asla çikolatasız gitmezdi. Dışarıdan çok soğuk biri gibi duruyordu ama hiç öyle değildi. Süslü püslü laflar bilmezdi. Her zaman zor durumda olanın yanındaydı. Bir gün Suphi Nejat'ın anmasıydı sanırım, Erol ona gitmek için erkenden uyanmıştı. Ben zaten yetişiriz dediğimde, "Olsun insanları yalnız bırakmamak gerekir" demişti. Erol'dan sonra Erol'u daha iyi anlamak kötü bir deneyim benim için ama ben de böyle tecrübe edecekmişim demek ki.


10 Ekim'den sonra zaman algımı yitirdim

Siz biraz önce dediniz ya, birçoğumuza üzerinden yıllar geçmiş gibi geliyor. Benim için öyle değil. Benim için dün olmuş gibi. Hâlâ bekliyorum mesela. Gözüm hâlâ sokakta, kapıda, gelen otobüste. İnanamıyorum açıkçası hâlâ. Alana birlikte gidip, onsuz dönmek ve benim bir yerimin bile kanamaması da çok ağır geliyor bana. Yaşanan her patlamada o ana gidiyorum. Dün olmuş gibi hissetmemin nedeni bu galiba. Yasımızı tutamadan diğer patlamalar oldu, yine onlarca insan öldü. Ve bu saldırıların hepsi yine aynı kesime yönelikti. Bu da çok üzüyor beni, sistematik bir şekilde bir kesim hedef alınıyor. Her patlamadan sonra listede Erol'u arayan halim geliyor aklıma, o insanları düşünüyorum sonra. Onlar da öyle arıyor yakınlarını. Tekin Abi'nin eşiyle de aynı konuyu konuştuk. Kendimiz yaşamış gibi hissediyoruz ve her patlama bizi o ana götürüyor, bizi yine geriye atıyor. Acı kıyaslıyorum bazen. Evladını kaybeden anneler var, onlardan güç almaya çalıştım. Arkadaşlarımız, yoldaşlarımız iyi geliyor bana, hepimize. Beni en çok ayakta tutan, iradeli kılan ise onların mücadeleye olan inancı. Onların mirasına sahip çıkmam/çıkmamız gerekiyor. Erol ve Tekin Abi'nin son çalıştıkları iş Kobanê'de sağlık ocağı inşasıydı. Ben buna sarıldım mesela, kendime iş edindim bunu. Kaldıkları yerden devam etmek istedim. Devlet bunu da engelledi; ama biz mücadelemize devam edeceğiz ve onların işine kaldıkları yerden devam edeceğiz. Bunun dışında umut veren gelişmeler de oluyor. Bağımsız bir 10 Ekim Dayanışma Derneği var. Oradaki gönüllü arkadaşlarımız ailelere inanılmaz destek sağlıyor. Her sürecimizle ilgilendiler ve ilgilenmeye devam ediyorlar. Cafer'le ilgili kampanya örneğin. Cafer'in yeniden yürümeye başlaması bize güç ve umut veriyor.


Sorumluların yargılanacağını düşünmüyorum

36 sanıklı bir dava ve sanırım 10 tutuklu var şu an. Bunların arasından serbest bırakılanlar oldu. Her şey bu kadar açık ve planlıyken nasıl bu kadar rahat olabiliyorlar? Hepsinin kayıtlarını gördük, telsiz konuşmalarını okuduk. Hepsi de devletin açıkça bu katliamın sorumlusu olduğunu gösteriyor. Ve organize edenler bir bir bırakılıyor. Devlet bizim ölülerimizi dahi ayırıyor. Bize tazminatlar için "haksız zenginlik elde etmek istiyorlar" dediler; ama 15 Temmuz'da hayatını kaybedenlerle ilgili tüm imkanlarını kullandılar. Keza yaralılarına da. 15 Temmuz'da ölenlere de çok üzüldüm; ama insan böyle bir ayrımı görünce devletin neyine, nasıl güveneceğini bilmiyor. Vatandaşını ayırmasına alışığız ama bu devlet ölüleri bile ayırıyor.

Üzerinden bir yıl geçmiş, devletin Kürtlere, işçilere, kadınlara, yoksullara yönelik baskısı 10 Ekim'den sonra daha da arttı. İnsanlar haklı olarak korkuyor da. Anma için dahi bir araya gelemiyorlar. Aileler ve birkaç arkadaşımız oluyor yanımızda. Ama ben bu durumdan bir araya gelmedikçe kurtulacağımızı düşünmüyorum. Hepimiz biliyoruz, mahkeme sürecinden bir şey çıkmayacak. Biz yine mücadelemizle kazanacağız. Yine biz birbirimizin yarasını saracağız. Karşımızdaki tek bir güç, biz de parçalı mücadelelerimizi bir araya getirip tek bir güç olmalıyız ki daha fazla insan ölmesin, daha fazla insanımızı kaybetmeyelim. Birlikte olduğumuzda üstesinden gelemeyeceğimiz acı da yok, aşamayacağımız zorbalık da.


TUÐÇE YILMAZ