Aleviler: “Allah Allah! İllallah! Kulluğumuz padışaha ayan! Dileğimiz üçlere, beşlere, kırklara beyan! Gülbengi Muhammed, Nür-u Nebi, Keremi-i Ali” ile başlayıp “Allah devletimize zeval vermesin! Askerimize, polisimize güç kuvvet versin! Bölücüleri, bozguncuları, dinsizleri, imansızları kör etsin...” ile biten duaları okuyan “dedeleri” dinlemiyecekler.  Yüzyıllardan beri Aleviliği yok sayan, Alevi katliamlarıyla ün salan, Emevi, Selçuklu, Osmanlı ve T.C zihniyeti bugünlerde yeni bir saldırı, yeni bir yoketme politikası başlatmış durumdadır.

Alevileri katletmekle emellerini ulaşmayan Emevi, Osmanlı zihniyeti taktik değiştirerek, yeni bir hamleyle, Aleviliği asimile etme politikasını gündeme getirmiştir. Tutukevindeki bir mahkumun Alevi dedesiyle görüşmesini reddedip, imamı öneren bu devlettir.
Büyük Millet Meclisi’nde, Alevi ibadet merkezi açılması isteğini, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan bilgi alıp, reddeden gene bu devletir. Başbakanın ve milletvekillerinin cemevlerine karşı söylemeleri biliniyor.Peki ne oldu da başbakan ve ekibi fikrin değiştirdi. Hani bir söz vardır “Başlarına taş mı düştü?” Hayır! Devletin başına taşın filan düştüğü yok. Devlet Alevilerin başına taş yağdırıyor, etrafını sarıyor, dört bir yanını paralı askerleriyle çeviriyor. Daha düne kadar Aleviliğin sapkın bir yol olduğunu söyleyenler, birdenbire “Alevilik Ali’yi sevmekse, ben dört dörtlük Aleviyim” diyorlar. Aleviliğin İslamın özü olduğu, esas İslamı Alevilerin temsil ettiğini söylemektedirler.
Bu fikir değişikliğini ve manevrayı Alevilere kabul ettirmek için devlet özel bir çıkartmayla, planla “Alevi Dedelerini” Avrupa’ya yolluyor. Bu “dedeler” Aleviliğin İslamın özü olduğunu, Alevilere anlatacak, Avrupa’da Aleviliğin yoldan çıktığını dili dönünce anlatacak. İşin aslına gelirsek: Alevilerin İslamın özüyle, sözüyle hiç bir alış verişi yoktur.
Alevilik bin yıldan beri Anadolu ve Mezepotamya coğrafyasının kadim bir inancıdır. Özgürce doğup, gelişerek bu güne gelen Alevi inancı, kendini sürekli değiştirmektedir. Alevilik yaşayan canlı bir hücre gibidir. Kendini gelişen şartlara uyarlamaktadır. Bir yöredeki Alevi inancı bir başka yöredeki Alevi inancından farklılıklar arzetmektedir. Bu da Aleviliğin zenginliğini ve hoş görüşünü göstermektedir. Alevilik dogmalar, kurallar yığını değildir.
Alevilerin dedeleri toplumun içinden gelir. Toplumla içiçe yaşarlar. Gündüzleri bağında, bahçesinde, tarlasında, fabrikasında veya manav dükkanında çalışır. Geceleri sabaha kadar süren cem ibadetlerine katılırlar. Yaptıkları hizmetlerinin karşılığı olmaz.
Cemevine gelenler birer lokma beraber getirir. Herkes aldığı lokmaya rızalık gösterir. Dede de bu lokmalardan hakkına düşeni alır. İbadet hak içindir. Dilek dileyenler, duaya duranlar yalnızca yüce yaratandan şefaat beklerler. Gönüllerde taht kuranlar, halkın dili, sazı, sözü olanlar yaptıkları hizmetlerinin karşılığını almazlar.  Devletin Avrupa’ya yolladığı “dedeler” Alevi felsefesiyle bağdaşmayan bir tutum içindedirler. Alevilikte kulluk yoktur, onlar devlete kul, köle olmuşlardır. Alevi inancı ruhban sınıfını reddeder. Aleviler, Kırklar Cemi’nde “Bize peygamber lazım değildir, bizim büyüğümüz, ulumuz yoktur. Birimiz hepimiz, hepimiz biriz” demişlerdir.
Bu grı pasaportlarla gelen “dedeler” devlete hizmet için yola çıkmışlardır. Yarın devlet kendilerine başka bir alanda görev verirse, seve seve giderler. Özel timin birer elemanı olarak Kürdistan’da savaşa gidecek kadar devletine bağlıdırlar. Bu paralı “dedeler”, dün Osmanlının Balkanlar’da ailelerden koparıp aldığı çocukları devriştiren Nakşibendi şehylerinin görevini üstlenmişlerdir. Bu “dedeler” Alevileri devşirtirmek, müslümanlaştırmak için yollara düşmüşlerdir.
Alevilerin bu tip “dedelere” ihtiyacı yoktur. Alevilerin özüne  dönüşleri, kendi ibadetlerini özgürce etmeleri, ibadet mekanlarını açmaları devleti telaşa düşürmüştür.
Bu tıpkı 1970 yıllarını bize andırıyor. O zaman gelişen Kürt uyanışı karşısında paniğe kapılan devlet, Kürdistan’a Türkiye Yazarlar Sendikası vasıtasıyla bir edebiyat seferberliği düzenledi. Amaç Kürt halkının dilini unutturmak, Kürtleri asimile etmekti. Bugün gelinen aşama hepimizin gözleri önündedir. Bu korku ve bu korkunun getirdiği telaş devleti kurtarmadı. Kürtler, verdikleri mücadele sonucunda, Türkiye’de ve dünyada layık oldukları yerini aldılar. Bu Alevilere bir ders olmalı, Alevilerin eşit yurttaş olmaları, bizzat Alevilerin şanlı ve onurlu mücadelelerinde yatmaktadır.
Alevilerin de bu tip sahte dedeler hiç ihtiyaçları yoktur. Tıpkı Kürt dilinin unutturma çabaları gibi; semah, dua ve değişlerimizi bu “dedeler” bize unutturamaz.
Alevileri camiye çekmek için gerçekleştirilmeye çalışılan cami-cemevi projesi nasıl toplumda kabul görmediyse, bu “dedeler”in de toplumda yeri yoktur. Aleviler, kendi ibadet merkezlerini kendileri yaratırlar. Eğer ihtiyaç varsa, Sünni kardeşleriyle karşılıklı saygı ve eşitlik temelinde, cami ve cemevini beraber inşa ederler. Binbir dalavereyle, Osmanlı oyunlarıyla yapılan cami-cemevi projesini elinin tersiyle iterler. Kendi dedelerini kendileri bulurlar. Alevilerin pirleri, dedeleri, mürşitleri zaten vardı ve Aleviliği bütün baskı ve zulümlere rahmen bugüne getirdiler.
Bugünlerdeki yası matem günlerinin Alevilere öğretisi; haksızlığa boyun eğmemek, dik durmak, zorbaya biat etmemektir. Hazreti Hüseyin ve 72 yoldaşının Kerbela’daki mücadelesi bir hak, hukuk ve eşitlik mücadelesiydi. Güçlü olmak haklı olmak değildir. Haklı olan güçlüdür. Alevi inanç önderlerinin yeri hakkın ve doğruluğun yanıdır.

guenesf@web.de