Türkiye’de bir seçim daha sonuçlandı. Her parti kendini muzaffer ilan etti. O halde kim kaybetti? Gerçekten bir kazan kazan denklemi mi oldu, yoksa neyin kaybettiğini anlamıyorlar mı mağlup(lar)?
Türkiye üç seçim dönemi boyunca hep güçlü bir yönetimin olmasını; başta Kürt sorunu ve 12 Eylül anayasası olmak üzere sorunların çözülmesini istedi. Bu amaçla AKP’ye tek başına iktidar olma şansını tanıdı. Çeşitli engellerin aşılması için büyük bir sabır gösterdi ve zaman tanıdı. Birçok gerilemeye rağmen belki de büyük seçmen kitlesi verilmesi gereken bir bedel olarak algıladı. Ama AKP halkın güçlü yönetim isteğini mutlak iktidar olarak anlamayı tercih etti. Bunu halkın çok açık taleplerine rağmen iktidarı yegane amacı haline getirdi. Hz. Ali’nin dünya nimetleri için “Deniz suyuna benzer içtikçe daha çok susatır” deyişi mevcudu özetliyor gibi. Büyük bir susuzluktan kırılıyormuşçasına halkın her yönetim olanağına suya saldırır gibi saldırdılar. Haddi hesabı olmayan faşizan uygulamaları saymıyoruz bile, en temel yanılgıyı belirtiyoruz sadece.
7 Haziran'da diğer seçimlerden farklı olarak bütün engellemelere rağmen toplum, ilk kez eleştirel iradesini sandığa yansıttı. Daha öncesinde ret ve kabul ikilemine dayanan halk iradesi bu kez kolektif anlamda bir eleştirel tutum sergiledi. Halkı sürü gören, temsili demokrasi ile iktidarın nimetlerinden nasiplenen siyasi yelpazenin göremediği ve anlamak istemediği işte bu gerçektir. Her tarafından dökülen iktidara dört elle sarılan bir avuç elitin ruh haline benziyor bu durum. Güçlü olmayı mutlak iktidar olmayla karıştıran yönetim anlayışı, iktidar olanaklarından uzaklaşma riski karşısında paranoyak bir kişiliğe bürünüyor; elindeki iktidar gücü ile pervasızca saldırıyor. Saldırganlık gücün değil, zayıflığın ve topluma karşı güvensizliğin dışa vurumudur.
Gücün kaynağı toplumdur. Toplum, kendisini özgürlüğe; daha iyi, daha güzel ve müreffeh günlere taşıyacak değişim vaatlerine destek sundu, güç verdi. Yıllar önce Demirel ‘‘Şapkamı koysam seçilir‘‘ diyordu. Türkiye’de "zübük politikacı" tiplemesinin en ironik ifadesiydi bu. Türkiye toplumu artık bu tiplemeden ve üçkağıtlarından bıkmış durumda. Zübük, hırsız ve yalancıdır. Trajik yanı ise, yaşadığı yalan dünyasında kendi inanmadığı yalanlara etrafındaki birkaç yalakanın inanıyor görünmesine aldanıp herkesin inanmasını beklemesidir. Gücü kendisinde menkul görmenin başka izahı olamaz.
Toplumun zekasıyla alay edip "şapkasını koyanların" şapkasını ters giydirir ironi sever halklarımız!
AKP en çok “Demokratik değişim ve Kürt sorunu” üzerinden prim yaptı ama beklentileri boşa çıkardı, kendi çıkarlarına alet etti. Şimdi densizce ‘‘Artık filmini yapsınlar‘‘ diyerek aslında süreçten beklediklerinin oy olduğunu afişe ediyorlar. Yani anlaşılan halkın eleştirel seçim tercihlerinden yanlış sonuç çıkarmışlar. Bu eleştiriden sonraki aşamanın ret ve yıkım olduğunu görmeyecek kadar da siyasi bakıştan mahrumlar. Bu toplum AKP’nin nazını çok çekti, ama artık çekmeyeceğini beyan etti.
Siyasetle oyun olmaz. Ciddi olma zamanı geldi. 7 Haziran'ın özeti budur. Her eleştirel sesi bastırıp her eleştireni mahkum eden mutlak iktidar anlayışı yine başa döndü. Yükseliş sona erdi. Ya ciddi olacaklar ya da yok olacaklar.
MHP ve CHP’nin durumu da benzer. Toplum onları da uyardı. Tapındıkları iktidar yolunda eriyorlar. İleri sürecek hiçbir argümanları yok artık. Toplum karşıtlığına dayalı siyasi anlayış ve demagojik söylemi yutmuyor hiç kimse. 7 Haziran seçimleri, muhalefette kalmanın artı getirisinin olmadığını gösterdi. Bu seçim AKP’ye olduğu kadar onlara da eleştirilerle doludur. Toplumun alternatifsiz olmadığını gördüler. Şimdiye kadar hangi yolu tutmuşlarsa o yolu bırakmaları gerektiği çok net.
Seçimin gerçek kazananı demokratik toplumdur. Toplum hasret olduğu demokratik birliği HDP’de gördü ve umutlarını tercihiyle sundu. Bu meclis döneminin HDP açısından bir rüşt ispatlama dönemi olduğu belli. Elbette hem HDP’nin dayandığı parti geleneği, hem sol gelenek uzun yıllardır rüştünü ispat etmiştir. Fakat partiye oy veren büyük bir kesim HDP’nin anlamak ve tüm Türkiye halkları ile ortak mücadeleyi, "Büyük İnsanlığı" kurma iddialarına sadakati sınamak istiyor. Bundan sonra HDP’nin ne yapması gerektiği uzun uzun tartışılacaktır ama en baştan belirtmeliyiz ki; programını ve projelerini bir yandan hayata geçirmek ve kendini tüm Türkiye’ye tanıtmak, birlikte çözüm üretmek en öncelikli gündemi olmalı. Yani HDP'nin seçim dönemi olduğu kadar hatta daha fazla kendini tanıtıp örgütlemesi gerekiyor. Bunları başardığı oranda Türkiye’nin yönetimi olmaya en yakın güçtür. Ve güçlü yönetim talebinin iktidar olmak olmadığını iyi görmek, göstermek gerekiyor.