Remarque’nin, orijinal adı ‘Im Westen nichts neues’ (Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok) romanı, Nazi döneminde 1933 tarihinde Naziler iktidardayken meydanda yakılan kitaplar arasında yer alır.

Film, başında da belirtildiği gibi mermilerden kaçabilseler bile savaşın yıkıp geçtiği bir nesli anlatır.
„Sevgili öğrencilerimiz yapmamız gereken şu, tüm gücümüzle saldırma, yıl sonu bitmeden zafere ulaşmak için gücümüzün her zerresini kullanmak... Siz vatanın yaşaması demeksiniz çocuklar, siz Almanya‘nın demir adamlarısınız. Düşmanı püskürtmek için çağrıldığında bunu yapacak olan kahramanlarsınız. Savaşta en önde olmak bir erdemdir. Vatan için ölmek güzeldir ve bize yakışır. Onur meydanı sizi bekliyor. Neden daha buradayız.“
Lise öğretmeninin bu sözleri, bize Alman eğitim sisteminin savaş henüz başlamadan öğrenciler üzerindeki etkisini, aslında savaşa gitmek istemeyen bu gençlerin eğitim kurumları tarafından nasıl militarist bir kültür verilerek gönüllük temeline getirildiğinin bir örneğidir. Henüz ergenlik çağında olan bu gençlere savaş, romantizm gibi sunulmaktadır. Aslında ulus devletlerin kendi ideolojileri için kullandığı en büyük araç zaten eğitim sistemidir. Eğitim kurumları tarafından kendilerine uygun bireyi yaratırlar.
Nitekim şimdilerde T.C. eğitim sistemini o zaman ile kıyaslarsak pek de bir fark olmadığını görürüz. Türk ulusunun ne kadar üstün bir ulus olduğu, ilkokuldan itibaren genç beyinlere kazılıp duruluyor. Her sabah okuduğu -ki Kürt öğrenciler için bilmedikleri bir  dilde- andımızla varlığını, Türk varlığına armağan edecektir. Bu gidişata dur diyecek sesler çıkacaktı elbette ama sonucunu her gün okuyoruz, izliyoruz. Tutuklama furyası, cezaevine konan öğrenciler ve sokak ortasında katledilenler...
Filmde, öğretmenlerinin anlatımlarından etkilenerek savaşa gitmeye karar verir öğrenciler. Milliyetçilik duyguları kabarmıştır. „Şimdi askere gitme zamanı. Sınıf  gözetmek yok. Askere yazılma zamanı.“ Kimi askerde uzun yürüyüşlere çıkmak istiyor. Kimi ise süvarilere katılıp ata binmek... 3 gün öncesine kadar postacı olan asker de gençlerin başına geçecek olan rütbeli çavuş, „Küçük bir yanlış anlaşılmayla buraya geldiniz görüyorum ve bu yanlışı düzelteceğiz. Yapacağınız ilk şey önceden bildiğiniz her şeyi unutmak. Ne olduğunuzu ve ne olacağınızı düşünmeyi unutacaksınız. Asker olacaksınız hepsi bu. Doğduğunuza pişman olacaksınız. Ya sizden asker yaratacağım ya da sizi öldüreceğim.“ Hizaya geçirilen askerler ve kara postal sesleri...
Filmin bu sahnesi, akıllara 12 Eylül faşizmini ve 90’lı yıllarda tırmanışa geçen savaşı anımsatıyor. 12 Eylül faşizmi, Kürt halkının haklı mücadelesini ve Türkiyeli devrimcilerini hedef alan üniformalılar, binlerce insana ölümü, işkence odalarından sağ çıkanlara ise hayatlarının sonrasını bu tramvayla yaşamaya reva görmüşlerdi. İşkencede tecavüze uğrayan kadınlar, sürgüne gönderilen yazarlar ve sanatçılar, yakılan kitaplar, kapatılan partiler...
90‘lara geldiğimiz de ise savaş Kürdistan‘da tırmanmışa geçti. Her gün ölüm haberleri ile uyanıyorduk. Devlet;  çocuk, genç, yaşlı demeden herkesi hedef almıştı. Ama bir fotoğraf karesi vardı ki, hepimizin hafızasında yer edindi. PKK‘li gerillalarının cenazelerine işkence yapıp, kestikleri kulak ve başlarıyla poz veren şanlı Türk askerleri! Evet onlara askerde insanlıklarını nasıl unutmaları gerektiği anlatılıyordu. Her şeyi, insan olduğunu dahi unutmak ve üzerlerine giydikleri üniformalarıyla insan öldüren birer  makinaya dönüşmek.
Gençler, savaşın gerçekliği, yakıcılığı ve dehşeti ile karşı karşıya gelirler. Savaş onlara okul sıralarında anlatıldığı gibi değildir.
„Savaşacağız ama niçin savaşacağız? Neden bu konuyu düşünmeyiz? Burada kalan kafayı yer... Birilerinin menfaati olmalı... Generallerde savaşa ihtiyaç duyar... Fabrikatörler de ceplerini doldurmak için...”
Askerler neden, niçin, kimin için savaştıklarını bilmezler ve neden orada olduklarını sorgulamaya çalışırlar. Kimi ise oradan kaçmaya çalışır ve vurulur.
Kürdistan’da 30 yıldır süren bir savaş var ve 40 bine yakın insan öldü. Onbinlerce insan faili belli cinayetlerle katledildi. Biz bu ülkede çocuklarının kemiklerini ormanda arayan annelere tanıklık yaptık. Çocuklarının akıbetini öğrenmek için yıllardır Galatasaray Lisesi önünde oturan Cumartesi Anneleri’ne... Yakılan, yıkılan binlerce köy... Yerlerinden, yurtlarından zorla göç ettirilen insanlar... Talan edilen bir coğrafya... Küçük çocuklara yaşından çok kurşun sıkan, havan topları ile öldüren zihniyet...
Filmin bir sahnesinde havadan yapılan bombardımanda ölen askerleri, kopan bacakları etrafa dağılan ölüleri görüyoruz.
Tarih 28 Aralık 2011... Operasyon kazası (!) denilerek çoğu çocuk 34 kişi T.C. savaş uçaklarıyla bombalanarak katledildi. Hepsinin ayrı bir hikayesi vardı; kimi okul masrafını çıkarmak, kimi ailesine destek olmak için kaçakçılık yapıyordu. Devletin ailelere reva gördüğü ise çocuklarının parçalanmış cesetlerini toplamalarıydı.
Bir halkın kimlik ve özgürlük talebine tank, tüfek, bomba, kimyasal silah ve en son savaş teknikleriyle cevap veriliyor. Bu gidişata ses çıkarmayanlar da bu suça ortak oluyorlar. Asker cenazelerinde ‘vatan sağ olsun’ naraları atanlar, ‘bir oğlum daha olsa onu da vatan için askere gönderirim’ diyen anneler-babalar... Savaş kimin için, ne için çocuklarımızı ölüme gönderdiğimizi bu savaşı sorgulamadığımız sürece bu ülkede gençliğinin baharında olan daha çok genci anlamsız bir savaş uğruna toprağa vereceğiz.
Filmin bir sahnesinde, karakterlerden Paul düşmanıyla aynı çukurdadır. Paul, düşmanını öldürür.
„Hayır hayır ölme. Seni öldürmek istemediğimi söyledim, seni yaşatmaya çalıştım. Buraya atladığında benim düşmanımdın ve ben senden korkuyordum. Ama sen benim gibi bir insansın ve ben seni öldürdüm; beni affet dostum. Ah tanrım bunu bize neden yaptılar? Seninle ben sadece yaşamak istedik. Neden savaşmamız için bizi gönderdiler. Bu tüfekler ve üniformaları atsaydık seninle arkadaş olabilirdik...“
Yıllardır konuşan silahlar, kardeşi kardeşe vurdurtan siyaset. Son dönemlerde kışlada intihar süsü verilen asker ölümleri artıyor. Üzerlerine üniforma, ellerine silahı alıp kardeş kanı dökmek istemeyen gençlerin akıbeti...
Paul cepheden izin için geri döndüğünde yıllar önce askere katılmak için karar aldığı sınıfa geri döner. Profesörü, bu sefer de yeni öğrencilerini cepheye göndermeye çalışıyordur. Paul‘u gören profesör ondan vatana hizmet etmenin nasıl bir duygu olduğunu ve onlara orada nasıl ihtiyaç duyulduğu anlatmasını ister. Paul, „Bilmediğiniz bir şeyi size anlatamam, orada siperlerde yaşıyoruz, savaşıyoruz, öldürülmemeye çalışıyoruz.(Profesör, Paul‘den anlatması gerekenlerin bunların olmadığını söyler) Şu görev zırvalıklarını senden burada dinlemiştim, daha fazla demir adam, daha fazla kahraman yaratmak, hala ülken uğruna ölmenin güzel ve iyi fikir olduğu düşüncesindesin değil mi? Bir bombardıman bize daha fazlasını öğretti. Ülken için ölmek pis ve acı doluydu. Orada ülkeleri için ölen milyonlarca kişi var, peki bu neye yarıyor. Size derler ki gidin ve ölün. Gidin ölün demek yapmaktan daha kolaydır. Kutsal ölüm yoktur, orada sadece hayatta kalmak zorunda bırakılmış değersiz insanlar vardır. Sizler aranızda hiçbir şeyi halledemediğiniz için bizler ölüyoruz. Burada kahramanlıktan bahsetmek, oraya gidip savaşmaktan daha kolay siz ve politikacılar için.”
Ve filmin son sahnesindeki toplu mezarlık...
Türkiye’de televizyon kanallarında haber spikerleri, hemen her gün sanki bir futbol karşılaşması gibi sunuyor savaşı. 5 bizden, 10 onlardan gibi haberlere tanıklık yapıyoruz. Milliyetçilik naraları atan siyasetçiler, akademisyenler, sözde sanatçılar... Şöyle bir arkanıza dönüp bakar mısınız? Bir zamanlar  halklar bahçesi olan Anadolu şimdi nasıl da haklar mezarlığına döndü. Daha ne kadar bu katliamlara ortak olacaksınız.
1930’larda çekilen bu film hala günümüze ışık tutabiliyor ve savaşın insan üzerinde yarattığı tahribatı çok iyi anlatıyor. Sanatın gücünü bir kez daha ortaya koyuyor.
T.C. açısından batı cephesinde yeni bir şey yok: Vurmak, kırmak, asimilasyon, imha siyaseti aynı hızıyla devam ediyor. Ama Kürdistan cephesinde yeni bir şeyler var; direnen bir halk gerçekliği.