Besna Ana’ya kimi zaman ektiği bostanında sebze toplarken, kimi zaman ekmek yaparken, kimi zaman ise elinden çok çektiği ineğini aramaya çıktığımızda ona geçmişle ilgili sorular yöneltiyorum.
Besna Ana’nın eşi Ape Haydar bölgede nam yapmış sayılı duvar ustalarından biriymiş. Ape Haydar, işlerinden dolayı 1980’lerin başında köylerini bırakmak zorunda kalmış ve merkeze yakın başka bir köye taşınmışlar. 1988’de Ape Haydar’ın ölümünden sonra Besna Ana çocuklarını alır ve köyü Şakak’a geri döner.
1990’lara gelindiğinde ise onlar için zor günler de başlamış olur. Köy boşaltmaları başlamıştır. Köylerini terk etmek istemeyenler, toplu dayaktan geçirilir, tehdit edilir. Tüm bu baskılara rağmen köyü tek terk etmeyen Besna Ana ve komşusu Ali amca olur.
Bu yıllarda köyde bulunan okul kapatılır. Besna Ana çocuklarını Deşt’te (Geyiksuyu) bulunan yatılı okula gönderir. O süreci şu sözlerle anlatıyor: “Çocuklarımızı yatılıya verdik orada da öğretmenler dövüyordu. Diyorlardı bunlar Alevidir. Öğretmenler askerdi. Çocuklarımız, hafta sonu eve geliyordu döndüklerinde dayak diyorlardı. Asker onları sorguluyordu köye kim geldi kim gitti diye bir oğlumu hastanelik yapmışlardı. Ne görmedik ki, aç-susuz kaldık. Çocuklarım yetim kaldı. Sadece iki ev kaldık.”
Köylerini terk etmeyen, direnen insanlara karşı baskı ve zulüm tüm hızıyla devam eder. Bu kez de köylere ambargo uygulanır. Besna Ana ambargo sürecini şöyle anlatıyordu: “Köyümüze 10-12 km uzaklıkta olan Geyiksuyu Karakolu’ndan izin belgesi alıyorduk. Bu belge ile Dêrsim merkeze gidip kendi paramızla un alıyorduk. Unu getirip Geyiksuyu Karakolu’na bırakıyorduk. İki günde bir gidip o undan bize verdikleri bir avuç unu köyümüze getiriyorduk, çocuklarımıza ekmek yapmak için. Diğer gün, asker köyü basıyordu, ‘dün getirdiğiniz un nerede’ diye soruyordu. Bir avuç undur, pişirdik yedik, size nereden getirek diyorduk. Bu sefer de ‘yok siz onlara (gerillalara) verdiniz’ diye bağırıp çağırıyorlardı. Çocuklarım küçüktü bir avuç un ve seker için karda kış da onca yol gidip geliyorduk.
Cenazelerimizi bırakmıyorlardı köye getirelim. İstanbul’dan cenazemiz gelmişti başka bir köye, karakol izin vermedi gideyim. Yola çıktım, askere bağırdım ‘senin annen, baban, kardeşin yok mu? Ben gidiyorum istersen çek vur beni’ dedim ve cenazeye gittim. Çocuğumuz hastalansa, bir cenazemiz olsa karakol izni olmadan çıkamıyoruz. Hala aynı sorunları yaşıyoruz.”
Besna Ana yardım yataklıktan dolayı tutuklanır ve yaklaşık 20 gün cezaevinde kalır. Cezaevinin verdiği yemeği yemez, gardiyandan ayran ve köy ekmeği ister. Gardiyan, “bu mümkün değil bunun için cezaevi yönetimine dilekçe yazmalısınız” der. Besna Ana, “vermezseniz ben de açlık grevine başlarım” der. Bunun üzerine cezaevi yönetimi isteğini kabul eder.
Aslında Besna Ana’nın hayatın da daha fazlası var. Piran Baydemir bunu belgesel haline getirmiş. Dört mevsim Dêrsim, Besna Ana, kızı Devrim ve Melek teyzeyi beyazperdeye “Fecira” belgeseli ile aktarmış.
Baydemir, bu üç kadının yaşamlarından yola çıkarak anadil, coğrafyada yaşanan katliama, köy boşaltmalara,kültürel soykırıma, barajlara sade ve yalın bir dille vurgu yapmış.
Bu belgeseli olagelenlerden ayıran özellik röportaj tekniğiyle değilde, üç kadının, dört mevsim Dêrsim’de yaşanan sohbetleri, günlük yaşamları üzerine kurulu olmasıdır.
Belgeselin ilk başında Besna Ana gördüğü bir rüyayı Melek teyzeye soba başında bir çay sohbetinde anlatıyordur. O anda Melek teyze, “dilimizi biliyor musun” diye sorar. Besna Ana ise “onca yıl okuyorlar Türkçe konuşuyorlar” diyor memnun olmayan bir şekilde. Belgeselde Kirmanckî vurgusu sıkça yapılıyor, hatta bazı anlatımlarda Besna Ana, “dilimizi iyi bilen anlar” vurgusunu yapıyor.
Askerlerin köy basmalarını, çocukların korkularını da dillendiriyor Besna Ana. Trajedinin içinde gülümseten kareler de mevcut. “Siz niye korkutuyorsunuz bu çocukları, niye böyledir” diye soran askere cevabı‚ “Senin için korkuyor, ma bana mı korkuyor, ben annesiyim” oluyor Besna Ana’nın. Ardından gerillanın köylerine yüklü hayvan getirip, hane başına iki tane bırakmalarını, sonrasında yapılan baskını ve hayvanları toplayıp Geyiksuyu Karakolu’na götürmelerini, orada İzmir’de yaşayan bir Kürt askerle diyaloğunu tebessümle anlatıyor.
Belgesel, üç kadının şahsında Dêrsim’e dair ne varsa doğallığında anlatıyor. Coğrafyayı ve Dêrsim Kızılbaşlığını bilmeyenler için farklı gözle değerlendirilebilir. Melek teyzenin ettiği dualar buna örnektir.
Ayrıca köyüne toprağına sahiplenmeyenlere de inceden bir gönderme yapılmış belgeselde. Besna Ana, “O gidenler gidip keyif edip geliyorlar, gelince de diyorlar köy size kalmış, köy bize kalmışsa sizin gelip burada kalmanız lazım, gidip keyif yapıp geliyorlar, bize laf söylüyorlar. Memleket mi bıraktılar.” Melek teyze de, “Kirdaskî‘de diyorlar ya ‘Ben kuşum, toy kuşum, yüksek uçtum, alçak düştüm, neydim ne oldum. Gittim düşkün eşeklerin memleketlerine denk geldim. Biziz iste” sözleriyle tamamlıyor.
Yine belgeselde üç kadının da doğaya, canlılara olan bağlılığını, sevgisini görüyoruz. Besna Ana, ineği Bora’nın doğumu esnasında ona yardım edememenin çaresizliğiyle gözyaşlarını tutamıyor.
Melek teyzeyi bir taşın üstün de oturmuş ineğini severken ya da evde kedisiyle görüyoruz. Melek teyze yalnızlıklarını anlatıyor. “12 yıl önce eşimi kaybettim. Eşim öldükten sonra çocuklarımı evlendirdim, bir tek kendimi evlendirmedim” diyor gülerek.
Devrim ise Kureyşanlı bir dedenin anlatımından yola çıkarak Munzur üzerinde yapılan barajların ekolojik dengeyi nasıl bozduğunu, barajların insanlar üzerindeki etkisini anlatıyor. Yıllar önce Derviş Haydar’ın “Köyler boşalacak, şehirlere dolacaklar, kalabalıklaşacaklar, korkun, kaos olacak ve gün gelecek bir gün nehirler geri akacak” dediğini anlatıyor. Derviş Haydar’ın, adeta bugünleri öngördüğünü belirtiyor Devrim. Ardından kendini Munzur’a atarak intihar edenleri, kadınların düşük yapmalarını barajların olumsuz etkisine bağlayarak, bilimsel, inançsal anlatımına tanık olacaksınız.
Baydemir, çok yalın bir belgesel çekmiş, sormadan, sorgulamadan. Galiba anlamaya çalışmış. İyi de yapmış. Üç kadının dört mevsim boyunca yaşadıkları, anlattıkları, beden diliyle aktardıkları ve ritüelleri, kadının, Dêrsim Aleviliğinin taşıyıcılığını gözler önüne seriyor.
Belki seyredenler basite alacak ama üç kadının büyük şehirlerde yaşama olanakları varken köyde yaşama arzuları topraklarına bağlılıklarını gösteriyor. Besna Ana’nın, büyük şehirlerde okuma isteğine sitem edişi‚ ‘Onlar bize Türk öğretmeni olacak. Erdoğan’ın öğrencileri haline geliyorlar‘ demesi diline ve kültürüne bağlılığıyla birlikte çok çarpıcı bir eleştiridir.
Dêrsim Alevileri seyretmelidir bu belgeseli. Kürt Alevileri, Harde Dewres’in çocuklarına, Kirmanciye Beleke’nin konuşanlarına, Dewres Qal’in yolunda olanlara, Xizir’in yoldaşlarınadır bu belgesel. Ben mi öyle gördüm bilmem ama Dêrsim’e dair ne varsa, kadınların üzerinden anlatılmış.
Fecira, Kirmanciye’de ‘günün ilk ışığı, tan kızıllığı’ demek ve aynı zamanda kadın ismi. Baydemir, belgeseline Fecira adını vermekle yaratan güneşi ve kadını buluşturarak doğru bir iş yapmış.
Xizir yardımcısı olsun.
GÜLTEN AYDIN : Dêrsimli üç kadın ve Fecira