Kürt halkı onlarca yıldır büyük bir mücadele veriyor. Silahlı direnişi bir tarafa bıraksak bile bu halkın yürüttüğü demokrasi ve Özgürlük Mücadelesi hiçbir toplumdan aşağı değil. Hatta bu halk kadar demokratik siyasal mücadele yürüten başka bir halk gösterilemez. Bu halk kadar meşru demokratik protesto yürüyüşler yapan başka bir halk görülmemiştir. Özellikle son 20 yıldır ayakta; bir gün dahi oturmamıştır. Demokratik siyaset imkanlarını sonuna kadar denemiştir. Demokratik toplumun temel ölçütü olan kadın uyanışı ve örgütlenmesi dünyada ilktir. Hiçbir toplumda kadının bu kadar öz güç olduğu ve kimlik kazandığı görülmemiştir. Bu halkın boş bıraktığı, değerlendirmediği hiçbir alan söylenemez. Zayıf olduğu düşünülen diplomasi alanında da çok yoğun çalışmalar yürütülmüştür. Bu alanda da en esnek yaklaşımlar gösterilmiş; diplomatik tüm imkanlar ve fırsatlar değerlendirilmiştir. Özcesi Kürt halkı özgürlüğü ve demokrasiyi fazlasıyla kazanacak ve hak edecek bir özgürlük ve demokrasi mücadelesi yürütmüştür. Eksiklikleri, yetersizlikleri ve yanlışlıkları olabilir; ancak dünya ölçülerine vurulduğunda özgürlük ve demokrasiyi hak edecek bir mücadele verilmediği söylenemez.
O halde hala neden özgürlük ve demokrasiyi kazanmak için büyük bedeller ödemek zorunda kalmaktadır. Bunun üç temel nedeni vardır.
Birincisi; Ortadoğu dünya dengelerinin kurulduğu temel coğrafyadır. Bu coğrafyada esas olan çıkar ilişkileridir. Bu coğrafyada ilke, ahlak bir tarafa bırakılmaktadır. Bu nedenle Kürtler yüz yıldır siyasi ve ekonomik çıkarlara kurban edilmektedir. Özellikle uluslararası büyük güçlerin Kürtleri feda ederek bölgedeki ülkeleri kullanma politikası bulunmaktadır. Bu bakımdan çözüm değil, çözümsüzlüğün olduğu ortamı kendi çıkarlarına görmektedirler. Sıra Kürt sorununa geldiğinde her türlü ilke, siyasi ahlak ve yerleşmiş normlar bir tarafa bırakılmaktadır.
İkincisi; Kürtler üzerinde egemenlik kuran ülkelerin, ulus-devletçi güçlerin varlıklarını Kürt halkının kültürel soykırımına dayandırmalarıdır. Sanki Kürtleri yok etmek ve egemenlik altında tutmak onların varlık nedeniymiş gibi yaklaşmaktadırlar. Kürtleri egemenlik altında tutup yok etmeyi temel stratejik hedef yapmışlardır. Bu nedenle acımasız olmaktalar. Tüm imkanlarını sonuna kadar kullanarak Kürtlerin direnişini kırıp yok etme hedefine ulaşmaya çalışmaktadırlar. Bu nedenle Kürtler her türlü mücadeleyi vermelerine ve çok makul yaklaşmalarına rağmen çözüme yanaşmıyorlar.
Üçüncüsü: ilk ikisinin de politikalarını sürdürmesine imkan veren Kürt işbirlikçiliği ve ihanetidir. İşbirlikçilik ve ihanet temelinde varlığını sürdüren bir kesim oluşmuş bulunmaktadır. Bunlar Özgürlük Hareketi’ne karşıt duruşlarıyla kendilerini yaşatmaktadırlar. Bunların farklı tonları olsa da esas olarak Kürt sorununun çözümsüzlüğüne zemin sunan etken olmaktadırlar. Bencil aile, aşiret ya da sınıfsal çıkarları için bir halkın varlığını ve özgürlüğünü feda etmektedirler. Kürtlükten ve Kürdistan’dan söz ettiklerinde bile bu duruşları değişmemektedir. Özellikle Kürtlerin mücadelesi yükselip bilinçleri arttıkça Kürtlük ve Kürdistan’dan söz eden işbirlikçiler Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı daha fazla kullanılır hale gelmiştir.
Türk devletini çözümsüzlükte cesaretlendiren, çözümden kaçmasını sağlayan en temel etken bu işbirlikçilerin durumudur. Bunlar üzerinden çözümsüzlüklerini ve tasfiye saldırılarını meşrulaştırmaktadırlar. “Bakın, bunlara sadece biz değil, kendine Kürt diyenler de karşı çıkmaktadırlar” demektedirler. Hatta benim politikalarımı olumlu buluyorlar demektedirler. Bunlara dayanarak Özgürlük Hareketi’nin Kürtleri temsil etmediğini ileri sürmektedir. Türk devletinin Kürt işbirlikçilerinin söylem ve tutumlarını Kürt halkının mücadelesine karşı yürüttüğü savaşta fazlasıyla kullandığı bilinmektedir.
AKP Hükümetinin açlık grevlerinde katı tutum takınmasının ve talepleri karşılamamakta ısrar etmesinin nedeni yine bu Kürt işbirlikçiliğidir. Türkiye’de bile aydınlar, sanatçılar ve birçok çevre AKP’nin politikalarını eleştirip taleplerin karşılanmasını isterken, bunlar ya sessiz kalmakta ya da AKP sözcülerinin açlık grevine karşı gösterdiği olumsuz tutumun utangaççasını göstermektedirler. Bu işbirlikçiler, hainler on bine yakın Kürt siyasetçi tutuklanmışken, her gün siyasi soykırım operasyonları sürerken, Türk polisi sokaklarda halka kan kustururken, ordu imha operasyonları yaparken bunlara tutum alacaklarına, AKP Hükümetine karşı çıkacaklarına; Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesinde yer alacaklarına, Kürt Özgürlük Hareketi’nin ezilmesini ve yenilgisini beklemişlerdir. Kürt Özgürlük Hareketi ezerlerse kendilerine fırsat doğacağı gafleti ve ihaneti içindedirler.
Apo ve PKK düşmanlığı o kadar içlerine işlemiş ki, tüm politika ve söylemlerini bu patolojik duygular yönlendirmektedir. En somut örnek Kemal Burkay ve tayfasıdır. Yine bazı kendine Kürt aydınım diyenler de bu kategoridedir. O kadar işbirlikçidirler ki, Taraf gazetesi bile isyan etmiştir. Kürt direnişi başka direnişlere benzemediği gibi, Kürt işbirlikçiliği de başka işbirlikçilere benzememektedir. Çünkü bu toplum yüzyıllarca, özellikle de Türkiye Cumhuriyeti boyunca öyle bir irade kırma politikalarına tabii tutulmuş ki, işbirlikçiliği de, düşkünlüğü de derinleşmiştir. Ancak Kürt direnişi bu işbirlikçiliğin konumunu netleştirmiş ve işe yaramaz hale getirmiştir. Bu işbirlikçiliğin ve ihanetin Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı görülmedik düşmanlık yapmasının nedeni de budur.
Kürdistan’ın bu gerçeği mücadelenin dünyanın başka yerlerindekinden daha fazla çaba, emek ve fedakarlıkla yürütülmesi ihtiyacını ortaya koymaktadır. Zindanlardaki açlık grevini de bu çerçevede ele almak gerekmektedir.
Tabii ki Kürdistan’da ve Kürtlerde farklı siyasi düşünceler olacak ve kendini özgürce örgütleyecektir. Bu, toplumun doğası gereğidir. Yeter ki varlığını bu toplumun varlığının ve özgürlüğünün yok oluşu üzerine kurmasın.
Günahı büyük Kürt işbirlikçiliği!