Tayyip Erdoğan dünyanın en illet insanı. Bir insan iktidarını sürdürmek için bu kadar mı ahlaki ve toplumsal değerlerden kopar? Bu kadar mı pragmatik olur? 15 yıl boyunca iktidarda kalması mı bu adamı bu kadar canavarlaştırdı, yoksa zaten öyleydi de bu canavarlığını gizli mi tutuyordu anlamak zor. İktidarın bir karakteri var onu biliyoruz; cezbedicidir ama varlığını sürdürmek için de kanla beslenir. İktidarın büyüsüne kapılındı mı, onsuz bir an bile yaşanılmayacağı sanılır. Normal karakterli bir insan bile iktidarı ele geçirdikten sonraki gerçekliğine ters düşer ve bir ucubeye dönüşür. iktidar aracı canavar ruhlu, canavar zihniyetli birinin eline geçti mi ortaya Tayyip gibi insanlar çıkıyor. İktidarın, iktidarcılığın olduğu yerde iyi değerler gider, yerini kötülüklere bırakır. Tıpkı yılanın insanı soktuktan sonra vücutta ortaya çıkan reaksiyon gibi bir durum ortaya çıkarır. İktidar zehri kendini yavaş yavaş vücuda zerk eder ve kişi farkında olmadan bütün bedeni sarar. Ya o zehir engellenerek sökülüp atılacak ya da zehir hükmünü sürecek ve bedeni yok edecektir. İktidarcılık Erdoğan’ın her yanını sarmış, kanını zehre dönüştürmüş ve damarlarında zehir dolaşıyor. Zalimliğiyle, baskılarıyla, Kürt düşmanlığıyla, ikiyüzlülüğüyle artık insanın midesini bulandan bir hal almış bulunuyor. Türkiye toplumunda nasıl bir kişilik şekillenmesi oluşmuş ki, 15 yıl boyunca bu adama kulak veriyor, bu adamın yüzünü görmeye tahammül ediliyor anlamak zor. Gerçekten de Türkiye toplumu kendisini zihninden şüphe edilecek duruma düşürmüş bulunuyor.
Tayyip Erdoğan kişiliğine, söylemlerine bakınca aklıma zalim Dehak geliyor. Firdevsi’nin Şehname’sinde anlatılan zalim Dehak hikayesini okuduğumuzda ve isimleri değiştirdiğimizde bugünle geçmiş arasında hiçbir fark olmadığını göreceğiz. Sanki günümüz geçmişin tekrarı gibi. Zalimler arasındaki benzerlik ancak bu kadar olabilir. Bu eser yazılırken Kürt efsanelerinin Farslara mal edilerek yansıtılmaya çalışıldığını da belirtmek isterim. Gerçi Firdevsi Kürtlerin Newroz efsanesi olan Demirci Kawa’nın zalim Dehak’ın kafasını ezmesi ve iktidarına son vermesini Fars toplumuna mal ederek anlatmış ama yine de edebi bir dille anlatmış. Anlatılan Dehak değil Tayyip Erdoğan! Onun için bu yazımız Firdevsi’nin Şehname’sinden alıntı biçiminde olacaktır. Karakterlerin ismini değiştirin, yaşanan olayların günümüzde ne kadar geçerli olduğu daha iyi görülür. Tayyip Erdoğan’ın nasıl iktidar olduğu ve iktidarını korumak için girdiği pis işleri, Kürtleri yok sayması, topluma zulüm yapması sanki günümüze bakılarak yazılmış gibi. Tek fark vardır, o da Tayyip Erdoğan Dehak’ın zulmünü kapitalist modernist yöntemlerle zenginleştirmekte ve süslemektedir. Yani Dehak’ı güncellemiştir. Demek ki yüz yıl da geçse, bin yıl da geçse doğru teşhis konulup tedavi edilmedi mi hastalık hükmünü icra ediyormuş. İşte size klasik Erdoğan’ın Firdevsi dilinden anlatımı:
“O zamanlar, mızraklı süvarilerin yaşadıkları çölde yetişmiş bir yiğit vardı. Hem bir padişah, hem de fazilet sahibi bir adamdı. Tanrı korkusundan daima titrerdi… Bu yüksek yaradılışlı ve Merdas adlı adamın adalette ve bağışta bulunmak hususundaki derecesi pek yüce idi. Bu dini temiz adamın pek ziyade sevdiği, bir oğlu vardı... ‘ Şöhrete tapan bu Dahhak adlı çocuk, çok cesur ve çevikti. Fakat, çok kötü huylu idi. Bir gün şeytan, sabahleyin erkenden iyiliği seven bir insan tavrı ile bunun yanına geldi. Bu büyük adamı azdırdı. Bu genç şeytanın sözlerine kulak verdi… Şeytanın sözleri onun hoşuna gitti. Aklını, gönlünü ve ruhunu ona bağladı. Şeytan, onun kendisine gönülden bağlandığını görünce çok sevindi. Ona birçok yaldızlı, süslü sözler söyledi.
Delikanlının kafası, bilgice, bomboştu. Şeytan, sözüne devamla kendisine: “Ben o kadar şey bilirim iki, onları benden başka kimse bilmez!” dedi. Genç, bunun üzerine ona: “Söyle, durma ey iyi düşünceli adam, bunları bize de öğret!” dedi. Şeytan: “Pekala, fakat evvela kimseye söylemeyeceğine dair bana söz ver, ondan sonra onları ben de sana söyleyeyim!” dedi. Cahil ve saf olan bu genç, onun buyruğuna uyarak istediği yemini etti: “Sırrını kimseye söylemem ve söyleyeceğin sözlerin hepsini dinlerim!” dedi. Bunun üzerine şeytan: “Ey, şanlı padişah! Bu sarayda, senden başkasına ne lüzum var? Senin gibi bir oğul varken babaya ne hacet? Onun tahtını sen al. Bu dünyada onun yeri sana layıktır. Eğer sözlerimi dinlersen, yeryüzünde padişah sen olursun!” dedi.
Dahhak: “O halde, senin bu öğüdünü tutmak ve yerine getirmek için çare nedir?” diye sordu. Şeytan da: “Ben bunun çaresini bulur ve senin başını güneşin bulunduğu yere kadar yükseltirim. Sen yalnız bu sırrı sakla, söz kılıcını kınından çıkarma!” dedi. Padişah bahçeye gidince yolda şeytanın kazdığı derin kuyuya düşüp paramparça oldu. Böylece, Tanrı’ya tapan o iyi kalpli adam öldü. Bu temiz yürekli padişah, hayatında, iyi ve kötü hareketlerinden dolayı genç oğluna hiçbir aykırı muamele yapmış değildi. Daima onu naz içinde yetiştirmeğe çalışır, kederi onunla dağılır ve bütün servetini hep ona verirdi. Fakat, onun kötü huylu, kötü ahlaklı oğlu böyle bir vefasızlıkta bulunmaktan utanmadı. Babasının öldürülmesine ortak oldu.
Zalim ve alçak Dahhak, böyle bir çare ile babasının tahtını elde etti. Arapların tacını başına giydi. Şeytan Dahhak’a: “Sen bana bağlanırsan, dünyada her emeline kavuşursun! Böyle yapacağına söz verir, benim sözümden ve buyruğumdan yüz çevirmezsen, bütün yeryüzü padişahlığı senindir, insanlar, dört ayaklı hayvanlar, kuşlar, balıklar hepsi sana boyun eğer!” dedi.
Şeytan kendisini güzel söz söyleyen, gönlü uyanık, temiz giyinmiş bir delikanlı kılığına soktu, Dahhak’in yanına geldi. Onu birçok övdükten sonra: “Ben, meşhur ve temiz bir ahçıyım. Eğer padişah beni kendisine layık görürse...” dedi. Dahhak bu sözü işittiği zaman, onu ahçılığa tayin etti ve yemek pişirmesi için bir yer ayırdı. Eliade salahiyet olan vezir, mutfağın anahtarını ona teslim etti. Yiyecek çok değildi. Hayvan eti azdı. ‘Yalnız yerden biten yeşillikleri yerlerdi ve yerden biten her şeyi de yemezlerdi. O, pis yaradılışlı şeytan düşündü ve hayvanları öldürmeği tasarladı. Her türlü kuşları ve dört ayaklı hayvanları öldürdü. Onların etlerinden türlü türlü yemekler yaptı. Birer birer padişahın sofrasına koydu. Onu cesur yapmak için, aslan gibi, kanla besledi. Ertesi gün, laciverti renkli gök kubbesi sarı yakut renkli güneşi doğurduğu vakit, Gümüş renkli kekliğin ve sülünün etinden yemekler yaptı. Kalbi ümitle dolu olduğu halde padişahın huzuruna geldi. Aklı eksik padişah yemeklere elini uzatıp da yiyince hoşuna gitti. Şeytana karşı kalbinde bir sevgi uyandı. Bunun üzerine kendisine: “Ey iyi ahlaklı, güzel insan; dile benden ne dilersen!” dedi. Ahçı: “Saltanatında var ol! Kalbim senin sevginle doludur. Senin yüzünü görmek, benim ruhumun gıdasıdır. “Senden, yalnız bir dileğim var. Her ne kadar layık değilsem de, bunu senden isterim. “O da, senin ‘iki omuzunu öpmek ve onlara yüzümü, gözümü sürmektir!” dedi. “Ben, bu dileğini yerine getiririm. Bununla senin adın ve şöhretin yücelir.” Dedikten sonra, emretti. Şeytan, onu kendi karısı gibi kucaklayıp omuzlarını öptü. Öper öpmez de, olduğu yerden kayboldu. Bunun üzerine, Dahhak’in iki omuzundan iki tane karayılan çıktı. Dahhak, bundan çok kederlendi. Her tarafta çareler aramağa başladı. Nihayet, bu iki yılanı omuzlarının üzerinden kesti. Fakat, ne şaşılacak şeydir ki bu iki karayılan bir ağaç dalı gibi, tekrar bitti. Hekimler ve akıllı adamlar gelip toplandılar. Her biri sıra ile düşüncelerini söylediler, türlü türlü tedbirler aldılarsa da bu derde bir çare bulamadılar. Bunun üzerine şeytan, bir hekim kıyafetine girdi. Derhal gelip, akıllı bir adam tavrıyla Dahhak’in huzuruna çıktı. Ona: “Bu, sakınılması imkansız bir şeydir. Bu yılanlar orada kaldıkça sen onları bırak, sakın kesme! Yiyecek vermek suretiyle onları yatıştır, azdırma. Bundan başka yapılacak çare yoktur. Sen onlara insan beyninden başka bir şey yedirme. Belki onu yiyerek ölürler. Her gün iki adam öldürmeli ve beyinlerini çıkarmak için kafalarını kesmelisin!” dedi.
Bundan sonra bir karışıklık çıktı. Her tarafta savaşlar ve taşkınlıklar baş gösterdi. O parlak günler kara günler oldu. … Ejderha yapılı padişah rüzgar süratiyle geldi. İran’da saltanat tacını başına koydu. Dahhak, saltanat tahtına oturduktan sonra, bin yıl padişahlık etti. ‘Bütün dünya onun idaresi altına girdi. Böylece, uzun bir zaman geçti. ‘ Akıllı adamların iyi adetleri yeryüzünden kalktı. Akılsızlar, her yerde emellerine kavuştular. Bilgi ve fazilet hor görüldü, hilekarlık meydan aldı. Doğruluk gizlendi, kötülük ortaya çıktı. Devler, İstedikleri gibi kötülük yapmağa başladılar. İyilikten kimse açıkça bahsedemez oldu.
Her gece, ister halktan veya isterse yiğitler soyundan olsun, iki delikanlıyı ahçı, padişahın sarayına götürür ve bunlarla onun derdine derman bulmak isterdi. Bunları öldürür, beyinlerini çıkarır, yılanlara yiyecek yapardı. Padişahın memleketinde temiz yürekli, yüksek yaradılışlı iki dindar adam vardı. Bunlardan bininin adı Temiz Dinli Ermayil, ötekinin adı da İleriyi Gören Kernayil idi. Nasılsa, bunlar bir gün bir yerde buluştular. Padişahın ve askerlerinin zulmünden ve yılanlara yedirilen yemek gibi kötülüklerden bahis açıldı. Bunlardan biri: “Bizim, evvela, padişahın sarayına ahçı olarak girmemiz gerek! “Ancak ondan sonradır ki, her ihtimali göz önünde bulundurarak bir çare düşünür, “Öldürülen iki kişiden hiç olmazsa birisini kurtarmağa belki muvaffak oluruz!” dedi. Sonra, ahçılıkla padişahın sarayına girdiler ve yemeklerini ölçülü bir şekilde hazırlamağa başladılar. Bu iki kalbi uyanık kimse, böylece padişahının mutfağını ele aldılar. Kan dökmek zamanı gelip de tatlı cana kıyılacağı vakit, Sarayın adam öldürücü kapıcıları tarafından yakalanan iki delikanlı çığlıklar kopararak ahçıların önüne doğru koştular ve yüzükoyun yere kapandılar. Ahçıların, bu manzara karşısında, ciğerleri sızladı. Gözleri kanlı yaşlar ve kafaları kinle doldu. Yeryüzü padişahının bu zalimce işine şaşarak, bakıştılar.. Ve İkisinden birini öldürmekten başka bir çare göremediler. Bir koyunun beynini çıkarıp, öldürdükleri gencin beyni ile karıştırdılar. Ötekinin canını bağışlayarak ona: “Git, bir yerde gizlen, canını kurtar! Mamur şehirlerde yaşama. Bundan sonra senin yaşayacağın yer, dağlar ve ovalardır!” dediler. Onun kafası yerine değersiz koyun kafasından yılanlara yiyecek yaptılar. Bu suretle, her ay otuz genç canlarını kurtarıyordu. Zamanla bu gençlerin sayısı iki yüzü buldu. Ahçı her gün birkaç keçi ve koyunu ovaya salar, bunlara gönderirdi. İşte bugünkü Kürt kavminin aslı bunlardan türemiştir ki, bunlar mamur şehir nedir bilmezler.
Dahhak’in ölümüne kırk yıl kaldığı sıralarda, bak ki, Tanrı onun başına neler getirdi!’ Bir gece, sarayında uyurken, Rüyada gözünün önüne padişahlar padişahının sülalesinden birdenbire, üç savaş eri çıktı.’ Bunlardan ikisi büyük, ortadaki de küçüktü. Selvi boylu olan küçüğün padişahlara yaraşan bir yüzü vardı. Belinde kemer ve elinde de öküz kafası biçiminde bir gürz olduğu halde, bir padişah gibi yürüyordu. Bağırarak, Dahhak’in üzerine doğru geldi, kafasına o öküz kafası biçimindeki gürzü indirdi. Zalim Dahhak, bu eza cefa altında kıvranarak, korkusundan sanki ciğeri parça parça oldu. Bunun üzerine, uykusunda öyle bir bağırış bağırdı ki, o yüz direkli saray zangır zangır titredi.
Padişah, nerede bilgili, gönlü uyanık, akıllı bir mûbit varsa, bulunduğu memleketten kendi yanma getirtti ve gördüğü rüyayı anlattı. Kendilerinden bu derdine bir derman aradı: “Bana bu dermanı çabuk bildirin, ruhumu aydınlatın!” dedi. “Zaman beni nasıl alt edecek? Bu taç, bu taht ve kemer kimin olacak? “Ya bu sırrı bana söyleyin, yahut zillet içinde ölmeği göze alın!” dedi. Üç gün böyle geçti. Bu müddet zarfında kimse bir şey söylemeğe cesaret edemedi. Dördüncü günü padişah, doğru yol gösterici mûbitlere kızdı. Ya sizi diri diri asarım yahut başıma gelecek şeyleri söyleyin!” dedi. Bütün mûbitler yürekleri parça parça, gözleri kanlı yaşlarla dolu, başlarını önlerine eğdiler. O ünlülerin içinde, son derece zeki, gönül gözü açık, işittiği sözü iyi dinleyen, Akıllı, uyanık, Zîrek adında birisi vardı. Kendisini ileriye attı. Hiç korkmadan Dahhak’in önünde konuşmağa başladı. Kendisine: “Bu hayali kafandan çıkar. Dünyada herkes ölmek için anasından doğar! Senden evvel, saltanat tahtına layık birçok padişah dünyaya geldi. Dünyanın birçok gamını, neşesini görmüş ve sürdürdükleri uzun ömür nihayete eriştiği vakit hepsi de ölmüştür. Sen demirden yapılmış bir kale bile olsan, felek seni yine toprakla bir yapar. Senden sonra senin tahtın da elbette birinin eline geçecek, talihinin başını toprağa sokacaktır. Bu, Feridun adında bir adamdır. O kahraman, anasından henüz doğmamıştır. O hünerli anasından doğunca, bir ağaç gibi meyvesini verecek; delikanlılık çağına girdiği vakit başı aya kadar yükselecek ve taç, taht, külah isteyecek. Boyu selvi gibi uzayacak ve omuzunda çelikten bir gürz taşıyacak. Öküz kafası biçimindeki bu gürzü senin kafana indirecek!” dedi.
Dahhak bunu işitince, tahtından aşağı düşerek bayıldı. Padişah kendisine geldiği vakit, yine saltanat tahtına oturdu. Dünyanın her yerinde Feridun’un, gizli veya açık, bir izini bulmağa çalıştı. Ne yedi, ne içti, ne uyudu, ne de dinlendi., aydınlık günler gözünde karardı. Beri yandan, gece gündüz Feridun’un adını dilinden düşürmez oldu.. Onun korkusundan, boyu iki büklüm oldu; yüreği korku ile doldu.”
… Dahhak’ın rüyası gerçek oldu “Feridun rüzgar gibi hemen koşup yanına geldi. Öküz kafası biçimindeki gürzü kaptığı gibi başına indirdi, tulgasını parçaladı Dahhak’ın. Sonra geldi, tahtına oturdu ve Dahhak’ın kötü adetlerine bir son verdi. Sarayın kapısına birikmiş olan ahaliye, heyecanlı bir sesle dedi ki: “Ey, onur ve akıl ıssı büyük adamlar! Bundan sonra hepinizin savaş işleriyle uğraşmanıza lüzum yok. Bir askerle bir sanat adamı aynı işte çalışmamalı. Eğer bu onun işini, o da bunun işini yapmağa kalkarsa, yeryüzünde her şey karmakarışık olur. Herkesin zalimliğinden korktuğu Dahhak, işte karşınızda bağlı olarak duruyor. Siz sağ ve bahtiyar olun! Haydi şimdi, herkes güle güle işinin başına gitsin!”