“Hayal et, gökyüzünün mavi olduğunu,
Hayal et, güneşin herkese gülümsediğini,
Hayal et; ne açlık var ne aç gözlülük,
Bütün herkesin kardeş olduğunu hayal et...
Bana hayalci diyebilirsin,
oysa ki yalnız değilim,
Umarım bir gün sen de katılırsın”

Albert CAMUS

Göç etmek, nedir ki göç? Göç, bir yerden başka bir yere gitmek diye tanımlanıyor. Ne kadar da kolay değil mi? Bir yerden başka bir yere... Göç, belki bastırılmış bir çığlık, dermansız dertlere aranan derman, bir kaçış, yeni bir sayfa, belki de yepyeni bir hayata doğru atılmış bir adımdır. İnsanlar bazen kendi gerçeklerinden, bazen devlet zulmünden, bazen sırf cinsel kimliğini yaşamak adına, bazen de açlıktan kaçıp göç ediyor. Adı üstünde işte göç...
Hayata tutunma umudunu/umutlarını idealleştirerek her yıl milyonlarca insan, zengin ülkelere göç ediyor. Gemilerle, tırlarla, kamyonların arkasında, hatta valizlerde, doğduğu ve büyüdüğü; havasını soluduğu toprakları terk ediyor. 
Bir göçmen olarak ne yabancısın, ne vatandaşsın ne de geldiğin yere yakınsın aslında. Belirli ya da tanımlanmış bir konumun yok. Çünkü ülkeni ve köklerini bırakıp yeni bir yaşam seçtin. Aslında bütün “statülerin” ortasında bir yerdesin. Geldiğin topraklarda kendi kimliğine, kökenlerine sahip çıkmaya çalışırken seni kabul eden topluma da ayak uydurmak zorundasın, aslında herşey ince bir ipliğe sarılmış sanki, koptu kopacakmış gibi... Bunun ayarını yapabilmek ve o ölçüyü tutturmak bazen çok zor...
Tutunmak ama nasıl? Kendine ait bir yaşam kurmak ama hangi şartlarda? Hani derler ya kendi ülkende gurbetçi, yasadığın ülkede yabancı... “Ben hiç bir zaman bir Yahudi olmadım, ama her zaman bir Yahudi olarak kaldım” der Freud, bu sözüyle insanın kendi kökenlerine bağlılığın önemini dile getirir; zira kökler bir ağacı besleyendir, var olmasını sağlayandır. Ama göçmenin geldiği ülkede öyle kolay değil hani göçmen olmak. “Devlet babanın” sana bahşettiği göçmen statüsü ile ancak yabancı olabiliyorsun. O toplumda kendine bir yer edinebilmek için, tabir yerinde ise kırk dereden su getirtiyorlar.

Ölümü göze alan bir yol
Fransızlar, “biz demokrasi için devrim yaptık, onlar da yapsınlar ve kendi ülkelerinde kalsınlar” der her zaman. Zira toplumun sırtında bir “kene” gibi görünen göçmenler, kimilerine göre egoist insanlardır. Çünkü kendi ülkelerinde hiç bir zorluğa katlanmadan, hiç bir fedakarlıkta bulunmadan çıkıp gelenlerdir, çoğu zaman ülkenin “gerçek” sahipleri tarafından potansiyel tehlike gibi görünür “gelip bizim ekmeğimize göz dikenler” diye bahseder Fransızlar önemli bir çoğunluğu. Hayatın her alanında o kişinin gözünün içine soka soka yabancı olduğunu hatırlatırlar, yürüyen merdivenlerde, metrolarda arkasındaki “esmer-müslüman” genci görüp çantasını kollarının altına alırlar.
Oysa umuda yolculuk için kimisi tarlasını satıyor, kimisi komşusundan borç aldığı altınları. Kimisi de Türkiye’nin metropollerinde gecesini gündüzüne katarak çalıştığı parayı bir insan tacirine vererek ölümü göze alıyor ve sonunda “diğer tarafa” göç ediyor. Her gün okuyoruz ve izliyoruz alabora olmuş gemileri, bir kamyonun kasasında ölenleri, La Manche denizini yüzerek geçmeye çalışırken boğulan Yaşarlar’ın, Selimler’in, Rojbinler’in trajik hikayelerini…

Kürtlerin ‘zorunlu’ göçü
Kürdistan’da her çocuğun milyon defa duyarak büyüdüğü kelimedir göç. İlkokulun ilk yıllarında başlar bu terime alışkanlık: “Türkler göçebe bir toplumdu”. Evet aslına bakarsanız Türkiye’de göç, ülke kültürünün önemli bir parçasıdır. Kaderimiz olmuş adeta, Osmanlı Devleti dönemindeki zorunlu iskân politikasında uygulanan ve özellikle 1980’li yılların başından itibaren...
İnsanlar zorunlu göçe tabi tutulmuş, zorunlu göç giderek kitleselleşmiştir. Bir kaç bireyin değilde bir halkın göçünden söz etmek yerinde olur. Bunun adının Kürt göçü olduğunu herkes biliyor. Bu bağlamda zorunlu göçün kime ve neden uygulandığını tanımlamanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Zorunlu göç bazen ülke içine bazende yurt dışına doğru; çoğu zaman geri dönüşü olmadan akıyor. Bunun adının tüm boyutları ile analiz edilmesi gerekiyor; yerinden ve yuvasından edilmiş insanların yaşadıkları psikolojinin, daha doğru bir terimle; travmanın etkileri yıllar sonra bile silinmeyebiliyor. Öyle ki göç travması artık toplumsal bir yara haline gelmiştir. Göç eden bireylerde (çocuk, kadın, yetişkin, yaşlı) özgüven azalması, depresyon, uyku bozuklukları, hafıza kaybı, kişilik problemlerı gibi çok sık rastlanan psikolojik problemler görülebiliyor.

Niye hep güneyden kuzeye?
Dünya boyutunda, günümüzde, kıtalar ve ülkeler arasındaki derin gelir uçurumu gittikçe kapatılamaz bir hal almaktadır. Dünyanın belli bölgelerinin zenginleşmiş olması diğer bölgelerin açlık ve sefaletle biçare bırakılması, zengin ülkeleri çekim merkezi haline getirmektedir. Bunda zengin ülkelerin fakir ülkeler üzerindeki emperyalist politikalarının rolünün çok büyük olduğu unutulmamalıdır. O zengin ülkeler, Afrika’nın doğal kaynaklarına el koyarken “Kara Afrika” sefalete mahkum bırakılıyor. Kuzey ve batıdaki ülkeler zengin, doğu ve güneydeki ülkeler fakir diyerek dünya düzenini karikatürize etmiş olmayız.
Dolayısıyla zorunlu göç hep güneyden kuzeye ve doğudan batıya doğru akıyor. Batından doğuya ya da kuzeyden güneye yapılan göçler ise genellikle “egzotik” birer tatilden ibaret.
Özellikle “Arap Baharı” ile birlikte ülkelerindeki ekonomik ve politik durumun belirsizliğinden kaçarak Avrupa’ya sığınan göçmen ve mültecilerin sayısında büyük bir artış olmuştur. Yapılan araştırmalara göre son yıllarda ekonomik sebeplerden dolayı Avrupa’nın gelişmiş ülkelerine göç eden insanların sayısında çok büyük bır artış gözlenirken, son 20 yılda gelişmiş Avrupa ülkeleri 2.5 milyon politik sığınmacı kabul etmiştir. Yeni bir kavram olan iklim değişikliği yüzünden ülkesini terk eden göçmenlerin sayısı hala resmi kayıtlarda yerini alamadı.
Her ülkenin sığınmacı kabul etme şartları farklı olmakla birlikte ülkelerin sığınmacı kabul etme kotası da mültecinin geldiği ülkeye göre değişmektedir. Örneğin Fransa, Türkiye’den gelen iltica taleplerinin sadece yüzde 10’una kabul kararı verir. Bu oran savaş olan ülkelerden gelenler için yüzde 50 veya yüzde 30’dur.

Kazanılan haklar kısıtlanıyor
Avrupa devletlerinin göçmen politikaları her geçen yıl daha da sertleşmekte ve kazanılan şartlar giderek sınırlandırılmaktadır. Eskiden barınma ve yemek gibi en temel ihtiyaçlar devlet tarafından sağlanırken bugün her mülteci/göçmen kendi başının çaresine bakmak zorunda bırakılıyor. Paris’in parkları, metro ve tren garlarında Afgan, Fas, Kürt ve Tunuslu yabancıların sayısının her geçen gün arttığını görebilirsiniz. Ayrıca Avrupa’da özellikle “üçüncü dünya” ülkelerinden gelen Müslüman göçmelere olan bakışı, Hıristiyan bir ülkeden gelen bir göçmenle aynı değil.  Müslüman bir göçmen olmak, Hıristiyan bir göçmen olmaktan çok daha karışık bir durum...
Göçmenlik her seçimde ısıtılıp ısıtılıp kamuoyunun gündemine getirilse de sorun giderek daha insanlık dışı bir hal alıyor. Zira oturum alma sürecinde devlet, yıldırma ve gönderme politikasını sonuna kadar izliyor. Yani oturum alma süreci bazen üç, bazen beş yıla kadar uzatılıyor. Bu süre zarfı içinde insanlar cezalandırılırcasına her haktan mahrum bırakılıyor. Öyle durumlar oluyor ki insanlar “artık yeter, dayanamıyorum, ben ülkeme geri gitmek istiyorum” dediğinde devlet tarafından şu cevabı alabiliyor: “tamam, sana 1000 Euro para vereceğiz, ama senin de bunun karşılığında bir daha Avrupa topraklarına hiç bir şekilde ayak basmayacağına dair bir belge imzalaman gerekiyor”. Bu, “göçmenler topraklarına ‘onurlu’ bir şekilde gitsin” diye yapılıyor; adeta bir jest olarak ifade ediliyor. Böylesine onur kırıcı, aşağılayıcı bir tavır yürütülüyor. “Akın akın” gelen sığınmacılara ve göçmenlere rağmen Avrupa ülkelerinin sadece yüzde 8’i veya yüzde 9’u yabancılardan oluşuyor. Her ne kadar yaşlı Avrupa’nın genç nüfusa ihtiyacı olsada kendi beyaz- Hıristiyan değerlerini korumaktan da vazgeçmiyor.

Farklı bir boyutta göç...
Aslında göçün sosyolojik ve psikolojik analizinden çok göçmen/mülteci olmanın başka bir boyutundan bahsetmek istiyorum; Avrupa’ya büyük umutlarla gelmiş, tüyü bitmemiş gençlerin hikayelerinden, Avrupa’da çeşitli mafya ya da insan tacirlerinin eline geçmiş, bazen 10 bazen de 27 yaşındaki gençler. Fırat ve Dicle’nin azgın sularında yüzmesini öğrenen ama Avrupa’nın durgun denizinde boğulan gençler. Göç edenler/zorunda kalanlar, mülteciler/göçmenler ve yarınlara karamsar bakan, güneşin çocukları...
Oturum talebinin kabul edilme ya da reddedilme sürecinin uzun olmasından dolayı halk arasında “kağıtsızlar” olarak bilinen göçmenler/mülteciler, ülkelerini terk etmek için ya da hayatlarını devam ettirebilmek için aldıkları borç paraları geri ödeyebilmek için birçok yola başvuruyorlar. Bunların başında seks işçiliği, inşaat işçiliği, gasp ve eroin/kokain kaçakçılığı gibi çalışma alanları geliyor. Seks işçiliği göçü ise başlı başına tartışılması gereken çok katmanlı bir konu.
Dünyanın en eski mesleği olan seks işçiliğini seçip hayatını böyle kazanan insanlara elbette bir diyeceğimiz yok. Aksine, haklarının yasal güvenceye alınması taraftarıyım. Zira günümüzde artık seks işçiliği bir iş midir ya da değil midir gibi yersiz bir tartışmaya girmenin bir anlamı yok...
Öte yandan kapitalist bir düzende, hayatın hiç bir alanında nefes almalarına izin verilmeyen, yaşama alanları daraltılan ve sırf karınlarını doyurmak için seks işçiliği yapmak zorunda bırakılan veya insan tacirleri tarafından ülkelerinden zorla getirilen çocuk seks kölelerinin durumu farklı. Göçün bu boyutunu konuşan çok fazla akdemisyen/yazar yok...

‘Modern kölelik’ arttıyor
Tam da burdan devam etmek istiyorum. Zira 18 yaşından küçük göçmen çocukların seks köleliği gittikçe büyüyen bir sorun haline geldi. Cinsel kölelik perspektifinden bakıldığında, neoliberal ekonominin derinleşmesinin önemli bir sonucu da fakirleşmiş insanların kendi bedenlerini kullanma haklarının ellerinden alınmış olmasıdır. Kurtlar sofrasından bahsetmemek ne mümkün. Bugün Avrupa’da çok iyi organize olmuş, insan trafiği sağlayan birçok çete var. Bu çeteler, çocukları iyi hayat vaatleriyle ülkelerinden getirip, ya da Avrupa’da zor durumda olan coçukları kendi ağına alarak bazen seks işçisi olarak çalıştırıyor, bazen de zengin Fransız ailelere köle olarak satılıyorlar. Resmi sonuçlara göre 1994’te 505, son altı ayda ise 200 “modern kölelik” vak’asi ortaya çıkarılmıştır. Ev kölelerinin yüzde 88’ini Afrikalı ve Asyalı 18 yaşından küçük kız çocukları oluşturuyor ve çocuk kölelerin yüzde 40’ı cinsel tacize maruz kaldıklarını ifade ediyorlar.
Sadece Paris’te 9-10 yaşındaki (Kürt, Türk, Arap, Romen, Bulgar, Çinli vs.) seks kölesi çocukların sayısının 15.000 civarında olduğu resmi olarak açıklanmıştır. Artık olay seks işçiliği boyutundan çıkmış, tamamen çocuk istismarına dönüşmüştür.
Heteroseksüel ve eşcinsel diye ayırmadan, 5 Euro gibi cüzi bir miktar karşılığında çalışan çocuklara sokak aralarında ve şehir tuvaletlerinde rastlamak mümkün. İktidarın, çocukları nasıl yem olarak attığını ve birer seks objesine dönüştürdüğünü anlamak için Foucault’nun iktidar analizlerini ya da ‘Cinselliğin Tarihi’ kitabını referans almaya gerek kalmıyor.

‘Bizden çıkmaz’ sorunlar
Stokholm’de 1996 ve Yokohama’da 2001 yıllarında düzenlenen “Uluslararası Çocuk ve Cinsel Sömürü” konulu konferanslarda çocuk cinsel istismarı dünyanın en çok para getiren “ticareti” olarak ifade edildi. Bu ‘karlı’ ticaretin diğer bir getirisi de küçük bedenler üzerindeki psikolojik tahribatın yanı sıra cinsel yolla bulaşan hastalıklardır. O çocukların dosyalarında A’dan Z’ye uzanan hastalıkların listesini görünce insanın tüyleri diken diken oluyor. Benim gördüğüm gençlerin sayısı bir elin beş parmağını geçmez. Ya görmediklerim?.. Ya tanımadıklarım?.. Evlerde yıllarca kapalı tutulan “modern” çocuk köleler?
Kaç çocuk korunmadan girdiği cinsel ilişkide AIDS hastalığına yakalanıyor ve ölüyor? Kaç çocuğun vücudunda o virüsten var şu an? Korunmaktan bahsediyoruz da o çocuklar prezarvatifi şişirerek balon yapıp oynayacak yaştalar hala… AIDS tedavisinin bedava olduğunu dahi bilmedikleri Fransa’da yaptıkları işten utandıkları için, ama daha çok “aman, polisler kimlik sorar da yakalanırım” korkusundan ve ellerine düştükleri seks mafyalarının korkusundan gidip tedavi olamıyorlar, ta ki sokak ortasında baygın bir halde bulunana kadar, ta ki sahipsizce ölüme yenik düşen minik bedenleri bulunana kadar...
Çocuk cinsel istismarı/tacirliği konusunda hepimize görevler düştüğüne inanıyorum. “Bizden çıkmaz” direyek görmezden gelinen sorunlara, gözlerini kapatmanın sorunu yok etmediğini artık bilmemiz gerekiyor.
Derneklerde bu konuda toplantıların düzenlenmesi, afişlerin asılması, bireylerin konu hakkında bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi belki sorunu daha yakından görmeye yardımcı olur. Zira gerek çocuk kölelerin/seks işçilerinin durumu, gerekse cinsel yollarla bulaşan hastalıklar (çocuk, genç, yetişkin) konusu hiç de tahmin etmediğimiz kadar yakın... İşe belki Türkiye’ye tatile gidildiğinde insanlara/ailelere Avrupa’da “hayat çok iyi”, “özgürlük” var yalanını söylemekten vazgeçmekle başlamak olabilir...
Bütün herkesin özgürce istediği yere seyahat etme ve yerleşme imkanın olduğu günlere...

POYRAZ ŞAHİN /
Psikolog, Ecole Pratique des Hautes Etudes (EPHE), C.N.A.M / Paris,  poysahin@gmail.com