Zergelê Katliamını kınamak amacıyla BM’nin Güney Kürdistan temsilciliğinin önünde kadınlar olarak bir basın açıklaması yapmıştık. Ağustos ayının başıydı. -Şu anda Kürdistan Bölge Başkanlığı görevini fiilen sürdüren- Mesud Barzani’nin Başkanlık süresi sona ermek üzereydi. O aralar birkaç kez akşam saatlerinde Hewlêr’in en işlek caddesinde, Barzani’nin fotoğrafının yapıştırıldığı araçlardan oluşan bir konvoydaki silahlı adamların havaya ateş ettiğine tanık olmuştuk. İnsanlar, Başkanlık krizinin Güney’i tekrar fiilen iki bölgeye -KDP hâkimiyetindeki Hewlêr merkezli Bahdînan ile YNK’nin denetimindeki Silêmanî merkezli Soran bölgesi- bölebileceğinden ciddi endişe duyuyordu. İşte bahsi geçen açıklamadan sonra bir Güney partisinin üst düzey bir kadın yetkilisi ile sohbet ediyorduk. Kendisi 7 Haziran seçimleri döneminde Amed’de bulunup, HDP’ye destek amaçlı bazı seçim çalışmalarına katılmıştı. “Sana bir şey söyleyeyim mi, Türk devletinin bütün baskılarına rağmen siz Kuzey’de siyasi aktivizm bakımından çok daha özgürsünüz. Ben Güney’de bu kadar rahat siyasi faaliyet yürütemem” demişti. Beni çok düşündüren sözlerdi bunlar. Bizler, Kürt Özgürlük Hareketi’ne mensup olanlar Güney’de zaten rahat ve serbestçe çalışma yürütemiyoruz. Ama bu sözleri söyleyen, hükümette de olan bir Güney partisinin önemli isimlerinden biriydi. 

Güney’de günlerdir süren hükümet karşıtı gösterileri değerlendirirken bu noktayı, yani Kürdistan’ın bu parçasında siyasi aktivizme dayatılan sınırlar ve toplumun buna karşı tavrını dikkate almak gerekir. Daha doğrusu buraya hakim ‘siyasi kültürü’ irdelemekte fayda vardır. Zira Kürdistan’ın diğer parçalarına benzemeyen, tamamen kendine özgü, hizbi kimlikler etrafında şekillenen ve böylece mevcut statükoyu sürekli yeniden üreten bir siyasi yapılanmaya sahiptir Güney. Ki siyaset burada Bölge Parlamentosu’ndan ziyade partilerin politbürolarında yapılır. Güney Kürdistan’da parti denildiğinde de klasik siyasi parti algısını bir kenara bırakmakta fayda vardır. Çünkü burada parti, ne tamamen siyasi bir örgütlenme modeli ne de tümüyle biçimsel bir kalıptır. Parti, kimliktir. Aidiyet onun üzerine kuruludur. İnsanların temel sıfatıdır. Aidiyetini oluşturduğu için partisiz kalamazsın. Nasıl ki geçmişte klan veya aşiret kimlik idiyse, bugün Güney Kürdistan’da parti de bir çeşit kimliktir. Nasıl ki eski toplumlarda klanı veya aşireti olmayan insanın varlığı sorgulanırken, burada “hiçbir partiye bağlı değilim, bağımsızım” dediğinde insanlar “nasıl yani? Olur mu hiç öyle şey?” derler. 

Klan veya aşiret bir toplumsal form olarak öz itibariyle bütün topluluğun çıkarlarını esas alıp, buna göre kendini yapılandırır ve örgütler. Ancak Güney Kürdistan’daki parti olgusuna baktığımızda, geniş kitleler aidiyetlerini parti kimliği üzerinden şekillendirirken, partinin kendisini o kitlenin toplamı olarak görüp kolektif çıkarları gözetlediğini söyleyemeyiz. Tam tersi bir durum söz konusudur. Partinin gözünde kendisi toplum için değil, toplum onun çıkarları için vardır. Problemin başladığı nokta da burasıdır. Çünkü birey bunu algılamaya başladığı noktada kendi varlığı ile çelişmeye, kendi kimliğine yabancılaşmaya başlar. Sosyolojide buna dezilüzyon denir.

Bu kolektif dezilüzyon durumunu ortaya çıkarıp hızlandıran birden fazla faktör vardır. Bunlardan biri de ekonomidir. Hiçbir ani yükseliş sonsuza dek devam etmez. Yükselişler iyi yönetilmediğinde önce durgunluk, ardından da düşüş gelişir. Bu düşüş özellikle DAİŞ’in Musul işgalinden sonra kendisini iyice göstermeye başladı. Memur maaşları ödenmezken, neredeyse yüzde yüzlük zam uygulanan petrol da azalınca benzinlikler önünde kilometrelerce uzunlukta kuyruklar oluştu. Yine birçok yerde gaz bulunamazken, elektrik kesintiler tekrar uzamaya başladı. Güney Kürdistan’ın özellikle dışarıdan hep övüldüğü o istikrarın aslında ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıktı. 

O dönem bir yerde fitili ateşlenseydi her an toplumsal bir başkaldırı başlayabilirdi. Ancak DAİŞ’in Şengal, Maxmur ve Kerkük’e yönelik saldırıların, bu fitilin ateşlenmesini önleyici bir işleve sahip oldu. Güney Kürdistan parti siyaseti DAİŞ tehdidine karşı birlik, beraberlik ve fedakarlık söylemleriyle biriken toplumsal öfkenin patlamasının önüne geçti. Bütün Güney televizyon kanallarında sabahtan akşama kadar yurtseverlik içerikli klipler yayınlarken, seferberlik mesajı veriliyordu. Ancak aynı dönemde cephedeki peşmergeler ne için savaştıklarını, ne için öldüklerini sorgulamaya başladı. Özellikle bu yılın Ocak ayında kameralar karşısında DAİŞ tarafından kafası kesilerek infaz edilen 45 yaşındaki peşmerge Hücam Abdurrahman’ın şehadeti etkili oldu. Ailesi Duhok’a bağlı Berdereş’te tek katlı mütevazı bir evde yaşayan 11 çocuk babası Hücam Abdurrahman’ın iki çocuğu engelli. Çocuklarının tedavisi için borçlanan Abdurrahman, göreve gittiği gün ailesine hiç para bırakamamış çünkü cebinde hiç parası yokmuş.

İşte Hücam Abdurrahman’ın ve ailesinin hikayesi, Güney’in öbür yüzüdür. Son yıllarda özellikle petrol ve yurtdışından büyük yatırımlardan sağlanan ekonomik büyüme sonucu başta Hewlêr olmak üzere büyük şehirlerde bol ışık saçan gösterişli AVM’ler, kule yüksekliğinde beş yıldızlı oteller inşa edilirken, o ihtişamlı binaların hemen bir arka sokağında Güney koşullarına göre yeni bir orta sınıfı şekillenirken, onun bir arkasındaki sokakta yaşayan insanların yaşamı ise hiç değişmiyordu. Oysa en çok da onların çatlamış duvarlarına şehit fotoğrafları asılı. 

Onlar açısından son yıllarda pek de bir şey değişmezken, bahsi geçen yeni ‘orta sınıf’ –ki aslında çok da orta sınıf denilemez; ancak en zenginlerle en yoksullar arasındaki uçurumu onlar dolduruyor– yoksul peşmerge aileleriyle birlikte krizden en fazla etkilenen kesimi oluşturuyor. Aylardır maaşını alamadığı için 8 Ekim’de başlayan protesto eylemlerine öncülük eden öğretmenleri de bu kesimden saymak gerekir. Bu eylemler ile ardından Soran bölgesinde KDP binalarına yönelik –5 kişinin hayatını kaybettiği– gösterilerin tam da bu dönemde patlak vermesi elbette ki tesadüfi değildir. Bastırılmış öfke ve tepkiler aylardan beri çözülemeyen Başkanlık sorununun derinleştirdiği siyasi krizle buluşunca sokağa taştı. 

Bu siyasi krizin içeriğini irdelemek başka bir yazının konusu ancak gözden kaçırılmaması gereken önemli bir husus var. O da, ağırlıkta gençlerin katıldığı KDP protestoların yanında gösterilerin hükümeti oluşturan bütün partilere yönelik olmasıdır. Burada aslında protesto edilen, Güney’in siyasi sistemidir. Yalana, sömürüye, yolsuzluğa, hukuksuzluğa dayalı siyasi ‘kültürü’dür. Risk göze alarak sokağa çıkan insanlar, bir parti kimliğiyle değil, adalet ve demokrasi isteyen bir yurttaş kimliğiyle eleştiri ve taleplerini yükseltiyor.

Mevcut gidişatın nereye varacağını kestirmek güç. Gösteriler aniden sönebilir de, daha kapsamlı bir toplumsal harekete de dönüşebilir. Ama şimdiden net görülüyor ki, bu süreçte hizbi kimlik ciddi bir zayıflama yaşadı. Belki de bu dönemin toplum açısındaki en büyük kazanımı budur. Zira parti-aidiyet ilişkisi Güney Kürdistan’da toplumsal dönüşüm ve demokratikleşmenin önünde hep tıkayıcı bir rol oynayıp, iktidarların kendi çıkarları için hep faydalandığı bir olgu olmuştur. ‘Parti için toplum değil, toplum için parti’ bilinci geliştiği oranda Güney’de büyük değişimler yaşanabilir. Ancak partiye dayalı kimliğe yabancılaşmanın yarattığı boşluğun büyük riskleri –özellikle de genç kuşak açısından– beraber getirdiğini de gözden kaçırmamalı. Bu da başka bir yazının konusu olsun.