Bundan sadece birkaç gün önce Güney Kürdistan enerji ve yer altı kaynakları kurulu başkan yardımcı Dilşad Şeiben yaptığı açıklamada bölgenin günlük olarak 700 bin varil petrolü yurtdışına sattığını açıkladı. Şeiben açıklamasında, yılsonuna kadar bu rakamın günlük 900 bin varile çıkarılacağının da altını çizmişti. 

Bu açıklama oldukça önemli. Zira Güney Kürdistan federe bölgesinde aylar önce baş gösteren ekonomik kriz yaşamın her alanını felç etmiş durumda. En azından günlük yaşama yansıyan yüzüyle kriz gerçekten de çok derin. Bu ekonomik krizden kaynaklı şimdiye kadar yurtdışına kaçanların sayısı resmi olmayan rakamlara göre 20 bini çoktan aştı. Bölgeye dışarıdan gelen binlerce işçi geri döndü, bölgenin en büyük iş kolu olan inşaat sektörü resmen durma noktasına geldi. 

Durma noktasına gelen sadece inşaat sektörü olmadı. Petrol gelirlerine dayalı bölge ekonomisi büyük bir küçülme yaşadı. Öyle ki peşmergenin, öğretmenlerin, memurların maaşları aylardır ödenmiyor. Petrol bölgesi olan federe bölgede benzin karaborsaya düştü, fiyatlar beklenenin üzerine çıktı. 

O halde başta belirttiğimiz, -ki bu da sadece resmi olan rakam ama kimse bu resmi rakamlara artık itibar etmiyor- ihraç edilen günlük 700 bin varil petrolün geliri nereye gidiyor? Sokakta, iş yerinde, okulda, siperdeki peşmergeler arasında hakim kanı, petrol satış oranının açıklanan resmi rakamın çok çok üstünde olduğudur. 

Aslında zurnanın zırt dediği yer de burası. Gerçekten nereye gidiyor bu gelir? İnsanlar her gün ülkelerini bırakıp yurtdışına kaçarken buna karşı neden hiçbir tedbir alınmıyor? Bölgede bu denli bir kriz varken nasıl oluyor da birileri ekmek bulmak için yurtdışına kaçıyor, birileri milyon dolarları kasalara doldurabiliyor? Bunlar hayati sorular. Zira bu sorular geniş halk kesimleri tarafından sessizce de olsa çoktan sorulmaya başlandı. DAİŞ’in bölge üzerindeki tehlikesi sessiz sorgulamanın en büyük gerekçesi. 

Bölge yönetimi sürekli DAİŞ tehlikesi diyerek krizlerin üzerini bir şekilde örtüyor. Aslında bir yönüyle ölümü gösterip sıtmaya razı ediyor toplumu. Peki bu nereye kadar böyle gider? 

Bir de şöyle bakalım. Bu kadar başına buyruk, bu kadar umarsız ve istediğim şekilde sizi yönetirim diyen bir yönetime halk soruları sesli bir şekilde sorup ‘dur’ derse ne olacak. İşte asıl kriz o zaman patlayacak. Başkanlık adı altında yaratılan suni krizle halkı uyutan, ülke petrolünden sağlanan geliri yurtdışı bankalarında kendi hesaplarına yatıran iktidar güçleri o zaman paçayı sıvamak zorunda kalacaklar. 

Bir ülkenin böyle yönetilemeyeceğini, bir toplumun duygularının iktidar hesaplarına bu kadar pervasızca kurban edilemeyeceğini asıl o zaman görecekler. 

1991’de Saddam rejiminin çekilmez hale gelen baskılarına karşı Raperin’i yaşamış bir topluma sürekli ölümü göstererek sıtmaya razı etmek akılcı bir yol değildir. Sürekli ülke tehdit altındadır, bağımsızlık ilan edeceğiz gibi asılsız vaatlerle bu toplumu kandıramaya çalışıyorlar. Halkın duygularını sömürerek siyaset yapmak bir marifet işiymiş gibi hem de. 

Bölge yönetiminin artık bu ahın mahşere kalmayacağını görmesi gerekir. Çünkü hak hayatta yerini bulur. Bu iktidar, bu halka hakkettiklerini teslim etmeden önce onlara bir paçavraymış gibi yaklaşmaktan, kendi kirli iktidarları için bu halkı ülkelerinden kovmaktan, ezip sömürmekten vazgeçmeli. 

Çünkü bilinmeli ki bu halk bıçak kemiğe dayandığında mahşeri adaleti beklemeyecek, kendi adaleti tecelli edecektir. Ve onlar işte o zaman hem hakkın hem halkın gözünde ve gönlünde mahkum olacak. Bu suni krizleri yaratma siyasetinden bir an önce vaz geçilmeli. Yoksa üzerlerine çoktan yapışan, halk gözünde suçlu kişiler olma lekesini hiçbir zaman üzerlerinden atamayacaklar.