Politik yazılar yazan şahısların yaşamı, bazen afyon müptelalarınki gibi bir rota izliyor.  Çünkü aynı şeyleri öyle bir sıklıkla yazar ki hem kendisine hem de okuyucuya gına gelir. Ama yazsa bir türlü yazmazsa bin bir türlü.

Müptela dedik ya, biraz o ruh ve yaşamdan bahsedelim. Onun da su gibi üç hali vardır. İhtiyacı olan uyuşturucuyu buluncaya kadar biçare, tedirgin, sinirli ve saldırgan, bulup kullandıktan sonra mest olup hayal dünyasında gezinir, uyuşturucunun etkisi az buçuk azalınca da eşref saatini yaşar.

Neyse! Farz edelim ki eşref saatini yaşıyoruz. Öyleyse, yazıyı da bu çerçevede sürdürmek gerekir.

Geçenlerde bir dostumla seyahate çıkmıştık. Yol uzun zaman boldu. Ben arabanın penceresinden manzaraya seyrederken, o ise bir yandan yanındaki otokontrolcü hız polisine aldırış etmeden ha bire ayağıyla gaz pedalını ileri itiyordu, diğer yandan da şunları paylaşıyordu:

“Köyün birinde iki genç birbirine sevdalanmışlar. Kızın ailesi evlenmelerine evet demediği için kız da bohçasını kaptığı gibi yavuklusuna kaçmış. Bu nedenle kendi köylerinde yaşama şansları kalmamış. Onlar da kentin öbür ucundaki bir köye yerleşmişler. Kızın, ailesiyle olan bağları tamamen kopmuş. Aradan yıllar geçmiş. Sevdalılar çoluk çocuğa karışmış. 

Bir gün kadının başına bir hastalık musallat olmuş. Eşi ile birlikte şehrin yolunu tutmuş. Sağlık ocağındaki doktor onu muayene etmiş, ardından da eşinin eline bir reçete tutturmuş. Adam eczanenin yolunu tutarken o ise Sağlık Ocağı duvarının dibine çömelmiş. Eşinin yolunu gözlemiş.

Bu sırada yürüyüşünden, giyinişinden ve mimiklerinden ailesinin yaşadığı köyden olduğunu tahmin ettiği bir kişinin yanından geçtiğini fark etmiş. Ona seslenmiş, ‘Hey Keko sen filan köylü değil misin?’ Adam cevaplamış, ‘Evet oralıyım, ama benim oralı olduğumu nasıl anladın bacım?’ Kadın, ‘Seni gördüğümde tahmin ettim, ama şimdi kokunu da alıyorum, artık oralı olduğuna kesin olarak inanıyorum.’

Başlamış, ‘Anam nasıl, Muhtar olan babam nasıl, ne yapıyorlar, köy halkı nasıl?’ diye ardı ardına soru sormaya. Adam da cevapları sıralamış, “Anan da, Muhtar baban da hakkın rahmetine kavuştu. Başın sağ olsun’. Kadın epey üzülmüş, gözleri buğulanmış. Perde düşen gözlerle sohbeti sürdürmüş, ‘Peki, şu anda köyün muhtarı kim?’ Köylüsü cevaplamış, ‘Senin bir küçük kardeşin vardı ya, işte şimdi o muhtardır.’ Kadın bir yanda başlamış dizlerini dövmeye diğer yandan da, ‘Eğer muhtarlık bizim gurrîye (Kel) kalmışsa vah köyün haline’ demiş.”

Bu yazıyı politik bir niyetle değil, hoş bir sohbetten siz dostları da haberdar etmek için yazdım. 

Okurların nasıl yorumlayacağını da bilemem.  Her hangi bir çıkarımı işaret etme hakkını da kendimde görmüyorum.  Böyle bir şey yaparsam haddimi aşmış olacağım. Haddimi aşmaya hiç de niyetli değilim. 

Çünkü böylesi bir yaklaşım için gerekli olan cesaret bende yoktur.