Seyit EVRAN

Kürtler üzerinden yürütülen tartışmalar, aynı zamanda ABD ile Rusya ve İran arasında süren mücadeledir. Türkiye ise bu güçler arasındaki çelişkilerden faydalanarak, Rojava ve Suriye’nin bir bölümünü işgal etme planını uygulamaya çalışıyor.

Türkiye’nin, 2011 yılında Tunus’ta başlayan ve ardından Mısır, Libya ile devam eden Müslüman Kardeşler ile bölgenin hakimi olma planı Suriye’de tökezledi. Zira Erdoğan’ın Müslüman Kardeşler ile yaptığı plan, Suriye’de halkın ayaklanmaya başlaması ile ilan ettiği ve Hür Suriye Ordusu adını verdiği güçle açığa çıktı. Durum böyle olunca, kısa süre içinde ÖSO ya da Erdoğan’ın deyimi ile Hür Suriye Ordusu olarak adlandırılan grupların gerçek yüzleri açığa çıktı. O yüzden bir yıl sonra adını önce İslami Cephe, daha sonra Şam Cephesi olarak değiştirdiler. Bu gruplar içinde El Kaide ve Nusra da yer alıyordu. Recep Tayyip Erdoğan (RTE) ve Türkiye, bu gruplarla amacına ulaşamayınca, DAİŞ devreye sokuldu. Rojava, Kuzey ve Doğu Suriye halklarının başına musallat edildi. Irak’ta ise Şii ve başta Êzîdîler olmak üzere Kürt halkının başına bela edildi. Ancak Erdoğan ve AKP yönetimindeki Türkiye, bu vahşi barbar çeteyle de bir şeyler elde edilemeyeceğini Kobanê saldırısından sonra anladı.

Erdoğan, Müslüman Kardeşler ve El Kaide grupları ile amacını gerçekleştiremeyip, Mısır ve Libya’da kaybetmesiyle, yeni bazı planlar, günü birlik ittifaklar peşinde koşmaya başladı.

ABD’ye karşı Rusya ve İran ile ittifak

Suriye’de ABD ile Rusya baştan beri bir çekişme içindeydi. ABD bölge projesi stratejisi ile yaklaşırken, Rusya ise bölgede kalabildiği tek ülke olan Suriye’den vazgeçmek istemiyordu. Bununla bölge siyasetinde etkili olma arayışı içindeydi. İran ise Irak, Suriye, Yemen, Lübnan başta olmak üzere birçok ülkedeki varlığı ile kendisine yönelik tehditleri dışarıda karşılamak için Suriye’de sessiz, sedasız bir şekilde ağırlığını arttırmak istiyordu. Türkiye ve Erdoğan, Müslüman Kardeşler ve çeteler ile yaptığı planla tüm Suriye’yi ele geçirmenin hayali olduğunu anlayınca, baştan beri izlediği Kürt düşmanlığı planlarını Rusya ve İran üzerinden uygulama çalıştı. Bunu yaparken ABD ile Rusya ve İran arasındaki çelişki, kriz ve sorunlardan faydalanmaya çalıştı. Rusya bu durumda Erdoğan yönetimindeki Türkiye’yi sonuna kadar kullanıma açık hale getirdi. Suriye’nin iç bölgeleri ile Halep ve Şam çevresindeki çeteleri Türkiye eli ile çıkarmak için Kuzey ve Doğu Suriye topraklarını Türkiye işgaline açtı. Bu süreç Cerablus ile başladı. Bab, Ezaz, Exterin ile devam etti. En son, Şam, Deraa, Latkiye, Cısır Şuğur ve İdlib’deki çetelerin çıkarılması karşılığında Efrîn’in işgal edilmesine onay verdi.

Erdoğan, ABD’ye karşı Rusya ve İran ile ittifak yaparak, başta tüm Suriye’yi işgal etmeyi planından vazgeçerek, Rusya’nın onayı ile Kuzey ve Doğu Suriye topraklarının işgal edilmesi planlarını uygulamaya başladı. Bu durum ABD’nin bölge projesine yönelik Rusya’nın bir darbe planı olarak yürürlüğe sokuldu. Erdoğan ise Kürt varlığını yok etmek için bu planı geliştirdi.

Efrîn’den sonra Kuzey ve Doğu Suriye hedeflendi

Erdoğan, Rojava, Kuzey ve Doğu Suriye topraklarını işgal etme üzerine kurduğu planını çeşitli isimler adı altında adlandırarak, Kürtlerin kazanımlarını hedefledi. Hedefi tüm bölgeyi işgal etmekti. O yüzden Efrîn işgalinden önce de zaman zaman dillendirdiği ‘Güvenli Bölge’ söylemlerini, Efrîn işgalinden sonra çok daha fazla dillendirmeye başladı. Ancak bu seferki hedefi, Fırat’ın Doğusu olarak adlandırdığı Rojava, Kuzey ve Doğu Suriye topraklarının tamamıydı. 2018 yılından bu yana bu bölgeye yönelik tehditlerini en üst düzeye çıkarıp savurdu. Önce Minbic’i gündeme soktu. Ardından Kobanê, Girê Spî, Derbesiyê, Amudê, Qamişlo, Tirbespiyê, Girkê Legê ve Derik’e kadar olan tüm bölgeyi kapsayan bir ‘güvenli bölge’ safsatasını ileri sürdü. Son zamanlarda ise adını değiştirerek işgalin adını ‘barış koridoru’ safsatası ile ileri sürmeye başladı. Tehditlerini bunun üzerinden yapmaya başladı.

ABD’nin stratejisini uygulamaya koyduğu bölgeler

Erdoğan’ın işgal etmek istediği ve çeşitli isimlerle dile getirdiği bölgeler, ABD’nin yüz yıllık stratejisini gerçekleştirmek için yerleştiği, ancak Kürtlerin hamisi şeklinde yansıtmaya çalıştığı bölgelerdir. Rusya, ABD’nin bu bölgeden çıkarılması için çalışıyor. Bunun için her türlü plana destek veriyor. İran da Rusya gibi ABD’nin adı geçen bölgelerde kalmasını istemiyor. O yüzden Türkiye, Rusya ve İran’ı yanına alarak bu bölgeleri tehdit ediyor. Dolayısıyla aslında bu tehditler her ne kadar Erdoğan şahsında tüm Kürtlere yönelik tehditler olsa da, özünde Rusya ve İran’ın Türkiye üzerinden ABD’ye yapılan tehditler olduğu açıktır.

Erdoğan, ABD’nin Türkiye’yi kaybetmeme zafiyetini bireysel iktidarı için kullanarak, Rusya ile sınırsız ilişkiler içine girdi. NATO’dan çıkma tehditleri üzerinden NATO silahlarına karşı geliştirilen S-400’leri almaya kadar politikalarını ileri götürdü. ABD’nin projesini uygulama alanı olarak belirlediği Kuzey ve Doğu Suriye topraklarını Astana toplantıları adıyla yapılan üçlü toplantılarda, Rusların tahriki sonucu tehditlerini sürdürmeye devam etti.

Rusya ve İran, Türkiye’yi ABD ile çalıştırmak

Erdoğan’ın Kuzey ve Doğu Suriye topraklarını tehdit etmesinin altında Rusya ve İran’ın olduğunu kestirmek çok zor değil. Zira Rusya kendisi yerine ABD ile çatıştıracak bir güç zaten arıyordu. Erdoğan bu gücün kendileri olduğunu Rusya’ya yaptığı anlaşmalarla deklare etti. İran, ABD ile arasında yaşanan derin krizi aşmak istiyor. Bunun yanı sıra Türkiye’nin ABD ile birlikte kendisine karşı kullanılmasının önünü almaya çalışıyor. Ayrıca ABD’nin İran’a başlattığı ve ekonomik ambargolarla süren müdahaleye Türkiye’yi dahil etmek istiyor. Bir anlamda müdahale sırasını Türkiye’ye vermek istiyor. Bunun için Türkiye ile ABD’yi çatıştırmak için elinden gelen her türlü çabayı gösteriyor.

Kürtler üzerinden ABD’ye saldırı niteliğinde…

ABD, Kuzey ve Doğu Suriye topraklarına yüz yıllık projesi için yerleşti. Şu an bulunduğu ve Türkiye’nin tehdit ettiği alanların hemen hemen tamamında gücü mevcut. Erdoğan’ın en çok tehdit ettiği Girê Spî, Minbic bölgeleri ABD ile QSD güçleri tarafından ortak bir şekilde DAİŞ’ten temizlenen yerlerdir. O yüzden Erdoğan’ın bu bölgelere tehditleri bir nevi ABD’nin Rusya ve İran adına tehdit edilmesidir. Bu bölgelere saldırı da aynı zamanda ABD’nin bölgede bulunan güçlerine yönelik saldırılardır. ABD’nin bu tehditleri kabul etmesi ya da Türkiye’nin bu bölgeye yönelik saldırılarına onay vermesi, ABD’nin bölgede uygulamaya çalıştığı stratejisinin yok olması anlamına gelir. Bu durum ABD’nin Rusya karşısında Türkiye üzerinden yenilgiye uğratılması demektir. ABD bu tehditleri ortadan kaldırmak için Türkiye ile birçok görüşme yaptı. En son üç gün önce gerçekleşen görüşmede ortak hareket merkezinin kurulması başta olmak üzere bazı kararlar alındı. ABD’nin alınan kararlarda Türkiye’nin dayatmalarına göre hareket etmesi demek, Rusya ve İran karşısında yenilgiye uğraması demektir. ABD bölge stratejisinin yok edilmesi üzerine kurulu bir planın gerçekleşmesi için bir karar alır mı acaba? Bunun böyle olmayacağını herkes bilir. Bütün bunlar bir araya getirildiğinde, aslında Türkiye’nin, Kuzey ve Doğu Suriye topraklarını tehdit etmesi, işgal etmek için saldırı hazırlığı yapması ABD ile Rusya ve İran arasındaki çelişkilerden yararlanmak isterken, bu ülkeler adına bir vesayet çatışması içine girdiğini görmek için müneccim olmak gerekmiyor. Zira 2011 yılı sonlarından beri bölgede yaşanan gelişmeler, Suriye’de tüm güçlerin kozlarını açık bir şekilde oynamaya başlamasıyla ortaya çıkan veriler, bu durumu bariz bir şekilde gösteriyor.

Erdoğan, şimdilik ABD heyeti ile son günlerde yapılan görüşmede alınan kararlardan memnun gibi görünüyor. Ancak planın kendi istediği gibi yürüyüp yürümeyeceği kesin değil. Zira kendi istediği gibi yürümesi ABD’nin Rusya ve İran karşısında yenilgiye uğraması demektir. O yüzden plan biraz da ABD’nin istediği biçimde yürüyecek gibi görünüyor. Ancak Erdoğan, planın kendi istediği yönde yürümediğini görmesi durumunda iktidarını ayakta tutmak için Rojava, Kuzey ve Doğu Suriye topraklarını yeniden tehdit ederek ardından saldırılarını da başlatabilir. Böyle bir gelişme durumunda ise uzun süreden beri bazı vesayet savaşını yürüten güçler üzerinden sürdürülen ‘üçüncü dünya savaşı’nda büyük güçler de savaş meydanlarında sahaya inebilir...