Cizre'de faili belli güçlerin katlettiği Nihat Kazanhan'ın dosyasına savcılık tarafından gizlilik kararı konuldu. Çok beklenilmeyen bir durum değildi. Türkiye tarihinde ve son AKP iktidarı döneminde devlet ve polis menşeli olayların tümüne hem gizlilik kararı konulmuş, hem de yayın yasağı getirilmiştir. Cizre'de yaşanan olayların failleri, bölgede yaşayan halk ve demokratik kamuoyu için zaten netti. Yandaşların ısrarla olayları çarpıtma çabası ise sonuç vermedi, vermeyecek.
Cizre'de devlet öncülüklü terörün ayyuka çıktığı bir dönemde 'kamu güvenliği' paketi de meclisten geçti. Böylece bu katliamlar yasallaştırıldı. Polis ve valilerin yetkilerini az bulan devlet, bu kurumlarında yetkilerini arttırdı. Ne de olsa devlet kurumlarından hesap soran bir mekanizma yok, kurum yok, yasa yok. Hele söz konusu devletin bekası olunca yaşanan katliamlar 'teferruat' sayılıyor. Ve bu durum kamuda güvensizliği derinleştiriyor.
Cizre'deki katliamların failleri olarak bilinen plakasız polis araçları önce Van'da, sonra da Gever'de ortaya çıktı. Bu da bir 'teferruat'. Yine bir diğeri Roboskî Katliamı'ydı. Adalet Bakanlığı'nın Roboskî Katliamına ilişkin görüşlerinde "...Ancak bu durumda güç kullanmalarının o sırada geçerli gibi görünen sağlam sebeplere dayandığına dair samimi bir inançları bulunmalıdır. Daha sonra bir hata olduğunun anlaşılması, kullanılan gücü otomatik olarak haksız hale getirmez..." diyerek hem katliamı devletin yaptığını hem de bunun bir hata olmadığını söyleyerek, olayı meşrulaştırdı. Artık meşrulaştırma demek de eksik kalıyor, yasalaştı demek doğrudur.
'Kamu güvenliği' paketinin meclisten yeni geçmesi, pakette oylanan maddelerin daha önce uygulanmadığı anlamına gelmiyor. Bu uygulamalar zaten Kuzey Kürdistan'da yıllardır JİTEM, Ergenekon, kontra gruplar ve çeteler tarafından devletin bilgisi ve planı dahilinde uygulanıyordu.
Geçen yıllarda birçok devlet yetkilisi ve bölgedeki politikalara imza atanlar, Kürdistan'da yapılan katliamları itiraf etmesine rağmen şimdiye kadar ciddi bir sorgulama yapılmadı. Bireyler düzeyinde açılan bazı davalarda da Kürdistan'daki faili belli cinayetlerin hesabı sorulmadı. Açılan davalar Fırat'ın doğusunu görmedi. Devlet ve kontra yapıların ortak gerçekleştirdiği katliamlar, 'PKK yaptı' denilerek, devlet terörü kamuoyunda meşrulaştırıldı, Kürt düşmanlığı bilendi. Daha dün bile dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, "Otobüse molotofkokteyli atarak, otobüsü kundaklayan kişilerin istihbarat elemanı olduğu bilgisini edindim" şeklinde çok açık bir itirafta bulundu. İstanbul'da Serap Eser’in ölümüne neden olan olayın MİT tarafından yapıldığını söyledi. İtirafı yapan sıradan biri değil. Kürtlere dönük devlet ve hükümet politikalarına ortak olmuş, imza atmış ve uygulamış biri. Bu tür söylemler yıllardır havada uçuşuyor, ortalığa saçılıyor, ama hiç bir işlem yapılmıyor. Dolayısıyla çokça önemsenen kamunun AKP'ye güvensizliği artıyor.
Geçmişte Kürdistan'da uygulanan politikalarla bu dönem arasındaki fark ne?
Kanımca tek fark, bundan sonra bu uygulamaların yasallara dayandırılacağıdır. Yani yasalar polise ve valilere ‘vur!’ emri vermiş oluyor. Hükümet ve devletin de sorumluluğunu ortadan kaldırıyor; çünkü TBMM kararı gereği yapılacak.
Kısacası devlet yetkilileri yasalar gereği her türlü baskı ve zulüm yapabilecek, kimse de hesap soramayacak. Hesap sormak için sokağa çıkanlar yine katledilebilecek, tutuklanabilecek. Ve bunların hepsi 'kamu güvenliği' adına yapılabilecek. Ama kamu sokakta hesap soramayacak, sesini yükseltemeyecek.
Sokak eylemlerinin yasaklandığı bir ülkede muhalefetten bahsetmek mümkün olamaz. Nitekim son yıllarda hangi sebepten olursa olsun bütün sokak eylemlerine devletin saldırısı olmuştur. Sosyal, siyasal, ekonomik, ekolojik gibi talepler için sokağa çıkmış her kesim gazlı, TOMA'lı saldırılara maruz kalmıştır. Muhalefet sokakta yapılır. Muhalefetin yasaklandığı bir ülkede, sadece dipteki dalga büyür. Bu paketin getirisinin olmayacağını geçmiş dönemden biliyoruz. Götürüsünün ise devlete ve AKP'ye olan güvensizliği derinleştireceğini görme ihtimalimiz çok yüksek.