Güzel Ana bırakıp gitti ansızın, hiç neden yokken üstelik. Ne onmaz bir hastalığı vardı, ne yılmıştı zulümden. Devrimcilerin, insan hakları savunucularının yoldaşıydı ve kim ki baskı görüyorsa oradaydı, yanındaydı. Çeyrek asır var ki ana-kız-yoldaşız biz de. Bunca zaman içinde belinin ağır ağır eğildiğini gördük ama ne yumruğunun, ne sesinin dikliği hiç değişmedi. Sevdiklerini “güzelim”, “bi tanem” diyerek okşayan sesi, zalime karşı bir hançerdi sanki. Kavgada ölmek isterdi, öyle oldu. Ani bir rahatsızlıkla yaşama veda eden yoldaşı Serdar Can’ı yola revan ederken yüreğindeki acıya takılıp peşinden gitti sanki. Bizi bıraktı arkada gitti, milyonlar eksildik. 

Öğrendik ki iki gün öncesinde hastalanmış, hastaneye götürülmüş, serum takmışlar ilaç vermişler, dinlenmen gerek diyerek eve göndermişler. O kalkmış ABF ve Eğitim Sen'in çağrısı ve “laik, bilimsel, kamusal, parasız ve ana dilinde eğitim” talebiyle Kartal’da yapılan mitinge gitmiş. Orada da hastalanmış, hastaneden çıkınca bu kere de yoldaşı Serdar Can’ın ani ölüm haberini almış ve eve gitmek yerine uğurlama törenine katılmak için Gazi Cemevine gelmiş. Son kez orada hastalanmış ve hastaneye kaldırılmış bir kez daha… 

Bilirdik; her şeyden çok hatta yüreğindeki acıdan bile çok, isyandı Güzel Ana. Hapishane kapıları, meydanlar eviydi sanki. Yürümezdi de akardı sanki mücadele alanlarına. Tek tek severdi her birimizi. Bana çikolata getirirdi gittiği yerlerden, “Bu senin” derdi. 

Bir röportajında  “Oğlum Zeki Şahin. 12 Eylül’den önce gözaltına alındı. 17 yaşındaydı. O sıralar ev kadınıydım, bir şey bilmiyordum, her şeyden korkuyordum, asker, polis görünce korkuyordum. Türkçeyi bile doğru dürüst bilmiyordum. Ama buna rağmen çocuğumun peşinden gidebildim, aradım, 15 gün sonra buldum onu siyasi şubede. Sonra Selimiye’de mahkemeye getirdiler, tutuklandı. Tutuklandı derken, başta onu bile anlamamıştım.  

Metris cezaevine koydular. Bir zaman sonra bu sefer açlık grevleri, ölüm oruçları başladı. Biz bilinçsizdik ama çocuklarımız açlık grevine başladıktan sonra değiştim, bir cengaver kesildim, Türkçe bilmeyen, yolu bilmeyen ben!..

Her şeyi devlet bize öğretti yani. Sistem bize öğretti. Sistem bozuktu, bozuk olduğunu öğrendim. Çocuklarımızın haklı olduğunu öğrendim…”

“Sonra 4 çocuğum birden yattı cezaevlerinde. Yani şaşırıyordum hangi birinin görüşüne gideyim(…) şu anda cezaevinde çocuğum yok ama hepsi de benim çocuğumdur. Ben hepsinin de anasıyım. Eğer ki bir devrimci… cezaevine girmişse, dayakla şubeye girmişse, işkenceyi görmüşse, o işkenceyi zulmü görmüşse ben onlardan biriyim. Analara şunu sesleniyorum(…) Analar, çocuğun eğer ki cezaevinden çıkmışsa (bile) (…) diğer analara güç verelim, onları yalnız bırakmayalım(…) Çünkü faşizmin nerede ne yapacağı belli değil.” diyerek anlatmıştı kendisini… 

İnsan Hakları Derneği’nin en disiplinli üyeleri annelerdir. Eylem ve toplantı çağrılarına en önde gelirler, yıllık aidatlarını en önce onlar öderler. Birinde; Güzel anne yıllık aidatını ödemeye gelmiş, aylardan Ocak, kışın karı ayazı ayağında terlik... Almak istemedim, daha bir yıl var acelen ne, git ayağına ayakkabı al dedim. “Burası bizim yerimiz, benden önemli” dedi, ikna edemedim, ödedi aidatını gitti. 

Dün hastanede Güzel Ana’nın yaşını sordu bir gazeteci. En fazla 60-65 gösteriyor ama tam yaşını bilmiyorum dedim. Nüfus yaşı 74 imiş ama o gençti, gerçekten gençti. Sadece yüreğiyle, beyniyle değil yaşama biçimiyle de gençti. Gençlerin yorulduğu yıldığı zamanlarda bile eylemdeydi hep. Yüreğindeki acıyı öfkeye; öfkeyi bilince, insan hakları savunuculuğuna, devrimci eyleme; eylemi yaşam biçimine dönüştürmüştü. Hep yanımızda kalacak sanırdık. Gitti apansız, milyonlar eksildik.