Erdoğan Türkiye’de “Kürdistan diye bir bölge yok” dedi ya, pek çok yazar Erdoğan’ın 2013 yılında sarfettiği şu sözleri, onun “çelişkisi” gibi aktardı:

“Bugün MHP ve CHP neye karşı çıkıyorsa, orada ilk Meclis zabıtlarında o karşı çıktıkları şeyleri görecekler. Hem de en başta Gazi Mustafa Kemal’in nutuklarında görecekler. Kürt kelimesini o Meclis’te görecekler. Kürdistan kelimesini o Meclis zabıtlarında görecekler.”

Bu tuhaf durumu Erdoğan’ın “çelişkisi olarak görmek akla, mantığa, fikre, iz’ana sığmaz. Burada bir çelişki yok. “Zillet” var. İzah edeyim:

Erdoğan MHP ve CHP ile o yıllarda yaptığı tartışmada “Kürdistan”ın varlığını, şahsi görüşü olarak dile getirmedi. Yani “şahsi olarak dile getirdiği o zamanki düşüncesinin” şimdi “yanlış” olduğunu söylemedi. “Öyle sanmıştım, meğer sanmam yanlıştı” da demedi. Dahası Cemaat meselesinde olduğu gibi, “kandırıldım” da demedi.

Zaten diyemezdi de.

Çünkü TBMM “zabıtlarına”, Atatürk’ün “Nutuk” kitabına dayanarak, yani belgeli, ispatlı bir düşünce olarak “Türkiye’de bir de Kürdistan’ın var olduğunu” dünya aleme ilan etmişti. Hatta bu “Kürdistan kavramını”, Kanuni Sultan Süleyman’ın, Fransa Kralı’na yazdığı ünlü mektuptan da alıntı yaparak kullanmıştı.

Demek ki Erdoğan, Cemaat meselesinde olduğu gibi, bu defa “kandırıldım” diyemez. Derse onu Nutuk kitabının yazarı Atatürk ve “Muhteşem Süleyman”, “Kürdistan diye bir bölge var” diyerek kandırmış olur.

Bu da artık iyice komik olur.

O halde Erdoğan’daki bu “değişimin” esası ne?

Bu işin esası “inişli, çıkışlı, zigzaglı Ergenekoncu darbe sürecinin” içinde saklıdır.

28 Şubat’ta başlayan bu darbe süreci Erbakan’ı devirdi; Erdoğan’ı “tepki” olarak yarattı. ABD Erdoğan’ı, ona “ılımlı İslam misyonunu” vererek, onunla daha Başbakan olmadan Irak işgali konusunda anlaşarak destekledi.

Ama “darbe süreci” inkıtaya uğrasa da bitmedi. İkinci Basra Savaşı sırasında MGK’da ordu 1 Mart tezkeresini, özünde benimsediği halde, sorumluluğu AKP’ye yüklemek için desteklemeyi reddetti, Gül ve Arınç takımı bu manevra karşısında, Irak işgaline katılma suçunun sırtlarında kalacağını anladılar, tezkereyi engelleyerek darbecileri ABD ile karşı karşıya getirdiler.... Bunun sonucu Cumhuriyet Mitingleri, “Balyoz, Ergenekon v.s.” davaları oldu.

Darbe karşılıklı hamlelerle çelişkili bir yolda ilerliyordu.

Derken “teferruat” gibi gözüken bir gelişme oldu: Müthiş Erdoğan düşmanı ve Mehmet Ağar yetiştirmesi Süleyman Soylu 5 Eylül 2012 yılında AKP’ye adımını attı. Derin devlet “darbe yerine sızma, dönüştürme” yöntemine geçmişti.

Olaylar hızlandı. 2010 yılında “Arap Baharı”...

Türk kapitalizmi Ortadoğu’da atağa kalktı. O güne kadar bir kaç milyarlık İran’la ekonomik ilişkiler, ABD ambargosunu delme yoluyla 30-40 milyar dolarları hedeflemiş, yüz milyarlık altın transferi gerçekleşmiş, Zarrab Türk ticaret açığının önemli bir kısmını kapatmıştı. Bu arada AKP zirvesi dehşetli komisyonlarla zenginleşmişti. Ve DAİŞ Irak’ın ve Suriye’nin yarısını ele geçirmiş, Türk sermayesi için Kerkük-Musul’un kapısı aralanmıştı.

ABD duruma müdahale etti. David Cohen ambargonun delinmesine karşı ultimatomu daha 2010 yılında vermişti.

Ve sonuçta Cemaat ve ABD harekete geçti. 17-25 Aralık’ta düğmeye basıldı. Basılır basılmaz Ergenekon ya da derin devlet de karşı harekete geçti. Erdoğan ipten alınmıştı.

Artık inisiyatif derin devletteydi. 25 Ağustos 2014 MGK toplantısında, yani yolsuzluk operasyonundan sekiz ay sonra Erdoğan derin devlete teslim oldu. Bu teslim anlaşmasının sonraki tüm süreçte ortaya çıkan maddeleri artık ayan beyandır: Bu teslim anlaşmasına göre, Erdoğan o güne kadar attığı bütün “demokratik” adımları geri alacaktı; Dolmabahçe’de Öcalan’la yapılan mutabakatı çöpe atacak, PKK Önderini tecrit edecek, Kürt özgürlük hareketine karşı “çökertme planını” uygulayacak, başlayan Rojava devrimine savaş açacak, bu amaçla Suriye’deki DAİŞ unsurlarıyla işbirliğine girecekti; aynı zamanda o güne kadar temel ortağı olan Cemaat’i ve Batı yanlısı asker-sivil tüm bürokrasiyi tasfiye edecekti; bütün bunların sonucunda NATO’dan mesafelenecek, ABD ve Batılı güçlere karşı Rusya’ya yanaşacaktı.

Bunların karşılığında derin devlet Erdoğan’ın iktidarına dokunmayacaktı.

Ocak 2015’te Kobanê’de DAİŞ yenilgiye uğradı. Erdoğan aynı yılın Şubat ayında Dolmabahçe mutabakatını yırttı. Savaş yeniden başlamıştı. Ve derken 2016 yılının 15 Temmuzunda 28 Şubat’ta başlayan darbe süreci “zafere” ulaştı.

Hemen ardından da Süleyman Soylu İçişleri Bakanı oldu.

Neymiş?

Erdoğan dün Kürdistan var diyormuş, şimdi yok diyormuş...

Kürdistan var olmasına var da, Erdoğan yok: Derin devlet var. Erdoğan bu devletin bir neferidir, derin devletin basit bir ajitatörüdür... Bütün zamanı TV’lerde, yollarda, mitinglerde geçmekte. Derin devlet önüne kağıt koymakta ve o da imzalamakta...

Zillet budur.

Ve “derin” CHP bu halleri bildiği için “muhalefet” numarası yaparak, “ikbal” gününü beklemektedir.