Ağır bir ağrı bağır bağır bağırıyor bağrının en çocuk yerinde. Oynadığı oyunun orta yerine olmadık bir mızıkçılık sokulmuş gibi şaşkın bakıyor, üzerine kan bulanmış kirpiklerinin arasından.

Bir çocuk bakıyor öyle altı yaşlarında. Altı yaşlarında bir çocuk bakıyor öyle. Bir çocuk...    

Birazdan ayağa kalkıp "böyle olmaz, mızıkçılık yapıyorsunuz, oyunu tekrar baştan alalım" der gibi bakıyor, şaşkınlığnı kirpiklerinden gözlerine süzülen kanın baskısından kurtarmaya çalışarak. "Oyunu baştan alalım!" Eğer oyun baştan alınırsa herşey gerisin geriye yerine gelecek. Yıkılan duvarın altında kalıp patlayan topu tekrar sekmeye başlayacak evin bahçesinde. Sıcak yaz günlerinde küçücük gölgesine annesinin büyük bir sofra sığdrdığı, dalına babasının salıncak kurduğu, salıncağına binmek için kardeşiyle kavga ettikleri dut ağacının yere devrilen gövdesi yeniden dikilip ayağa kalkacak. Kırmızı tuğla yıkıntılarının arasından bir ayağı dışarıda kalmış kardeşini kaldırıp salıncağa bindirecek. Belki bir belki de iki kere salıncak sırasını kardeşine verecek, tekrar tuğla yıkıntılarının altına saklanıp cansız bırakmasın diye bedenini. 

Şaşkınlığına kızgınlık bulaşıyor zaman geçtikçe. Neden hala başa almıyorlar oyunu. Neden babasının şakacıktan kesilip dut ağacının yere uzanmış dallarının yanına atılmış kafasını tekrar omuzlarnın üstüne koymuyorlar. Babasının gömleğinin üzerindeki kan süsü verilmiş boyaları gördüğünde annesi gerçekten çok kızacak babasına. Sahi, neredeki annesi? Neden hala "kahvaltı hazır" diye bağırmadı. En son kızkardeşi ile birlikte evin arka tarafına gidiyorlardı koşarak. Üzerlerine kara elbiseler giymiş kara sakallı kara bayraklı adamlardan kaçıyorlardı şakacıktan. Evin arka tarafından gelen çığlıklarını duymuştu annesi ile kızkardeşinin. Ne kadar da sahici bağırıyorlardı. Bunun bir kovalamaca oyunu olduğunu bilmese sahiden acı çektikleri için çığlık attıklarına inanacaktı. Neden acı çeksinlerdi ki. Her şey şakacıktandı, herşey oyun icabı. Babasının şakacıktan kesik kafasındaki yüz herzamanki gibi gülerek ona bakıyor olmasa sahiden kesik olduğuna inanacaktı kafanın. Şakacıktan olmasa böyle gülmeye devam edebilir miydi bir kesik baş. Ölü taklidi yaptığında babası, nasıl da inanırdı öldüğüne. Ağlamaya başlardı gözlerini yumup. Bir süre gözlerini yumup açınca babasını dirilmiş olarak buluverirdi karşısında. Neden kalkmıyordu ki yerden babasının bedeni şimdi? Gözlerini yummadığı için mi? Saklandığı yatakların arasından çıkıp babasının başına gitse, gözlerini yumsa... 

Çıksa mı saklandığı yerden? Saklandığı yerden çıkmamasını sıkı sıkı tembihlemişti babası. Kara sakallı kara elbiseli adamlarla saklanbaç oynuyoruz demişti. "Sakın korkma ellerindeki bıçaklardan, oyuncak o bıçaklar, kesmezler merak etme" demişti. Peki babasının kafasını nasıl koparmıştı o oyuncak bıçaklar. Babasının kafası sahiden kopmamıştı ki. Şakaydı. Şakacıktandı. Bir oyundu. 

Elini alnından kirpiklerine doğru akan kanın üzerinde gezdirdi yavaşça. Kan iyice kurumuştu. Babası eliyle sus işareti yapmıştı, kara sakallı bir adam babasının boğazına bıçağı dayadığında. Babasının boğazından fişkıran kan yüzüne sıçramştı saklandığı yatakların arasından. Ama bağırmamıştı sobelenmemek için. Oyunu kazanırlarsa kimbilir belki söz verdiği bisikleti alırdı ona babası. 

Ağır bir korkunun ağrısı bağır bağır bağırıyor bağrının en çocuk yerinde. Altı yaşında bir çocuk gözlerini kapatmış öyle sımsıkı, oturuyor babasının kesik başının yanı başında. Altı yaşında bir çocuk kurumuş kanlı kirpiklerini kapatmış sımsıkı. "Hadi baba kalk, baştan oynayalım oyunu!" 

Kara elbiseli kara sakallı adamlar yaklaşıyor, gözleri sımsıkı kapalı çocuğun arkasından. Kara ellerindeki kara bıçakları tutuyorlar sımsıkı.