Gezegenimiz milyarlarca yıllık bir geçmişe sahip ve yine milyarlarca yıllık bir bilinmezliğe. Bu bilinmezlik kıskacında, primat yaşam sonrası, toplumsallaşmaya adım atan insanlık, klan-kabile yaşamsallığını esas alarak, aslında varlığın anlamını sorgulamaya doğru adım atar gibidir. Başlangıçta oluşturulan ahlaki ve politik kültürle anlamın doruğuna çekingen adımlarla hızlı hızlı yürüme gayreti içerisindedir. Aynı zamanda insan, içindeki iyilik ve kötülük yanlarını açığa çıkararak, kötülük tarafına karşı en yaman savaşımını verecektir. Kendi toplumsallaşmasını sağlayan kutsal ana, on binlerce yıl sürecek ahlaki ve politik toplum eksenli ortak yaşamı, tüm kötücül kavramlar üzerinde egemenliğini sürdürecektir. Bu uzun süre zarfında kendini bilen insan, hakikat arayışçılığını sürdürecek, bu arayışta özgürleşmenin çabasını verecektir.
Bütün bu çabaları gören kurnaz erkek, on binlerce yıldır süren anaerkil-komünal yaşamı hazmedemeyecek, yeni uygarlığın binbir hilesine başvuracaktır. Bunu yapabilmesi içinde komünal yaşamın mimarı olan tanrıça kadının hislerinden yararlanıp, onu alt etme yolunu seçecektir. Böylece başlayan her uygarlık döneminde anaya -komünal yaşama- karşı savaşını en yüksek iradeye taşıyacaktır. Kendi tahakkümünü kadın üzerine kuran ataerkil zihniyet, uygarlık geliştikçe o da işkence ve yönelim tarzını geliştirecektir. Böylece binlerce yıl sürecek eril zihniyet ideolojisi kadını ve toplumsal yaşamı kendi sistemlerine göre köleleştirip dizayn edecek, toplum kendi hakikat arayışını sürdüremeyecek ve özgürlük arayışı-istemi uzun zaman sürüncemede kalacaktır. Yapılan her başkaldırı en şiddetli biçimde bastırılacak, oyun üstüne oyun oynanacak, sistem üstüne sistem yaratılacaktır.
Son 5 bin yıllık zaman dilimi yaratığı sistemleriyle yaşamsallığı toplumlara cehenneme çeviren ataerkil zihniyet, bu süreçte anlattığımız gerçekliğin ifadesidir. Bu zihniyette temel amaç, kendini oynaması gereken rolden uzak tutmaktır. Çünkü kadın, ahlaki ve politik toplumun can damarıdır, kadın hakikatin kendisidir, tanrıça kadın evrenin kendisidir. Evren döngüseldir, kadınsa doğurgandır.
Yine son 400 yıllık süreçte toplumsallığı/komünalliği tümden yok etmek için kapitalist sistem tüm zamanların en şiddetli ve kirli savaşını vermektedir. Komünal yaşamdan arta kalan son zerrecikler, yaşayan bilgelerin dürtüsüyle içinde oldukları rüyadan uyanmış, kendini yeni baştan yaratacakmışçasına kapitalist zihniyete karşı en yaman savaşını vermektedir. Her seferinde olduğu gibi kavganın, mücadelenin tüm ağırlığı tanrıçaların yüreği yanıp tutuşmaktadır.
Binlerce yıldır gizlenmiş hakikatin beşiği olan Mezopotamya’nın kadim halkı olan biz Kürtler de uygarlık modernitesinden en feci şekilde nasibini almış, kırımlardan geçirilmiş, köleleştirilmiş ve öz kimliğinden uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. Tarihin hiçbir döneminde uygarlık zihniyetine baş eğmemiş, her zaman varlık-yokluk savaşını veren bu kadim halk, zaman zaman tarihten silinmekle yüz yüze kalmıştır.
Zaman, yıllar günümüze doğru yaklaştıkça tanrıçalar tarafından kutsanmış bilgeler diyarında yeşeren bir umut, derin uygarlığın küllerinden yeniden doğan Bilge, çoraklaşmış topraklara canlılık katmış, tanrıça geleneğinin sürdürücüsü, aynı zamanda öncüsü olmuştur. Militanlaşan ve korkusuzca savaşan kadın kaybettiği tanrıçalığına yeniden kavuşmuştur. Yüreğiyle evrenleşen kadın zalim erkekliğe en büyük darbesini vurmuştur.
Aşk, hakikatse; binlerce yıldır aşkını kaybeden kadın bugün verdiği savaşıyla aşkını bulmuştur. Yürekli Kürt kadını Zilanlarla, Beritanlarla, Viyanlarla, Rahşanlarla zalim zihniyete (erkekliğe) karşı sürdürülen bu gelenek, bugün 21. yüzyılın en vahşi, karanlık çetelerine karşı Arînlerle devam ediyor. Zalimliğin beyninde patlatılan her bomba kapitalist sistemin yüreğini yakıyor. Böylece Arînleşen kadın -toplum- hakikate, dolayısıyla özgürlüğe koşuyor. Eğer bunca mücadele özgürlük içinse, ulaşmamız gereken yer, tam da bu olmalıdır. Bilge’nin dediği gibi, “Evrenin amacına özgürlük diyesim geliyor…”
Van F Tipi Cezaevi