Savaştan ve şiddetten beslenen rejimlerin olduğu her coğrafyada, iktidar sahipleri tüm aygıtlarını ve olanaklarını seferber ederek zorba meşruiyetlerinin devamını sağlamaya ve işledikleri savaş suçlarını örtbas etmeye çalışırlar. Kimisi bu konuda amacına belli bir süreliğine de olsa ulaşmışken, birçoğu da tarihin sayfalarında mahkum edilmiştir. Hem savaş rejimlerine karşı mücadelenin yükseltilmesi hem de savaşı meydana getiren sistemin, onu yönlendiren kişilerin ve ona katkıda bulunan veya savaşa karşı ses çıkarmamış olanların mahkum edilmesi ve yaşananların “bir daha asla” tekrarlanmaması için hakikat ve adalet savunuculuğuna çok iş düşüyor.
İçinde bulunduğumuz günlerden başlayıp 1915 ve öncesine kadar uzanan bir tarih diliminde, bugünkü Türk devletinin temellerini oluşturan rejim irili ufaklı onlarca katliamın, felaketin, cinayetin ve adaletsizliğin faili. Bu rejimin kurbanları kimi zaman Ermeniler, Aleviler, solcular olmuş kimi zaman Süryaniler, Êzîdîler veya bugün olduğu gibi Kürtler. Neredeyse söz konusu asırlık vahşetten nasibini almamış kimse kalmamış gibi. Rejim adına vahşeti yaşatanların bir kısmı farklı dönemlerde, siyasi konjonktüre bağlı olarak mahkum edilmiş olsa da hepsinin kaynağında yatan rejimin kendisi ile herhangi bir yüzleşme şimdiye kadar ciddi bir gündem bile olamamıştır.
1915 Ermeni Soykırımı ile yüzleşilmemesi, 38 Dersim Soykırımını getirdi. Sonrasında yaşanan darbeler ve 90’larda yaşanan savaş, önceki katliamlarla yüzleşilemediği için gerçekleşti. Bugün yaşadığımız savaş, Cizre’de bodrumlarda yakılan insanlar, Sur’da katledilen gençler, yıkılan kentler, polis araçlarına bağlanarak sürüklenen bedenler, heryerde topyekûn ablukalar, infazlar, teşhirler, saldırılar ve toplu tutuklamalar. En sonunda da devletin Rojava’ya kadar savaş rejimini taşıması, hep birbirinden beslenen süreçler olarak okunması gerekiyor.
AKP Hükümeti, kendi çıkarlarına uygun olarak bir zamanlar 90’larda Kürtlere karşı yürütülen savaşın yol açtığı vahşetin hakikatini, içine boşaltarak gündeme getirdi. CHP’ye karşı seçim propagandası olarak Dersim Soykırımını kendi istediği gibi ve onayladığı kadar tartıştırdı. Hükümet, bu hamlelerini bir nevi “öfkeyi kontrol altında tutma” stratejisi olarak kullandı ve bunda da başarılı oldu. Ancak adalet ve özgürlük arayışında olanlar, bu anları hükümetin güdümünden çıkarıp geçmişle gerçek bir yüzleşme fırsatına çevirme konusunda yeterince başarılı olamadılar.
Dünya deneyimlerinden öğrendiğimiz birçok ders var; birincisi, hakikatlerin ortayı çıkarılması ve yüzleşme süreçleri iktidar sahiplerinin insafına bırakıldığında adalet tesis edilemiyor. İkincisi, hakikat arayışı uzun soluklu ve sıkı mücadele gerektiren bir süreç. Bir diğeri, yüzleşme fırsatları doğduğunda bile adalet talep edenler planlı bir hazırlık yapmamışsa, iktidar sahipleri hakikatleri manipüle ediyor. Ve belki de en önemlisi savaşların en büyük mağdurları olan kadınların özne olarak yer almadığı süreçler, savaşta olduğu gibi yüzleşmede de erkek egemen zihniyete göre “hakikat” tanımı yapılmasına ve buna göre hareket edilmesine yol açıyor.
Yüzleşilmesi gereken vahşetlerin ölçüsü ve şiddeti ne kadar fazlaysa, hakikat ve adalet arayışının da o ölçüde güçlü ve derin olması gerekiyor. Bunu için gerekli sivil mekanizmaların oluşturulup kurumsallaştırılması, tüm ihlallerin takibi, belgelenmesi, bu alanda çalışan insanların bir araya getirilmesi, yeni savunucuların yetiştirilmesi gibi birçok iş yapılması gerekiyor. Bu alanda örülen güçlü ve etkili bir mücadele, kaybettiğimiz insanların hatırasına gösterilebilecek ne büyük saygıdır.