Geçen hafta, 'Barış’ın, örgütlenmesi gereken bir süreç olduğunu ve ancak harekete geçirilebilmiş kitlesel bir seferberlikle, gerçekleşebileceğini ve özellikle de ancak bunun 'barış’ olabileceğini vurgulamıştım. Önerilerden biri de 'Hakikatleri Araştırma Komisyonu’nu; Neden, 'Biz, Beklemeden, Bugün’ kurmuyoruz’ idi. Özellikle bununla ilgili birçok kişi 'Neden olmasın’ diye yaklaştığından, bu noktadan tartışmaya devam etmek istiyorum.

Dünyaya bakarsak Güney Afrika Cumhuriyetinde barış anlaşmasının temel maddelerinin başında gelen ve hemen ardından kurulan Hakikatleri Araştırma Komisyonu-HAK-, 17 kişiden oluşuyordu, 21.800 kişi komisyona başvurdu. Binden fazla suçlu itirafta bulundu. Şili'de 1990 yılında önce SİVİL olarak faaliyete geçti, daha sonra meclis çalışması olarak, 8 kişiden oluşan bir komisyonla infazlar, kayıplar ve işkence sonucu hayatını kaybedenlerin davaları hakkında soruşturma yapıldı. 3400 davada 35 bin mağdur dinlendi. El Salvador ve Guatemala’yı daha önce yazdığım için bir yana bırakıyorum. Arjantin’de ise özellikle kayıp annelerinin mücadelesiyle kurulmuş olan, kayıp komisyonu (CONADEP) ile 9 ayda 50 bin sayfa rapor hazırlandı. 340 tane gizli işkence merkezi ve mezarlık ortaya çıkarıldı. Cunta liderlerinin ömür boyu hapse mahkum edilmesinin temelini bu 13 kişilik komisyonun çalışması hazırladı. 2001 halk isyanından sonra yeniden canlandı ve 400’e yakın dava görülmeye başlandı.
'HAK’, sanıldığı gibi geçmişe değil, bugüne ilişkin ve özellikle geleceğin inşasının temel unsurdur. Bu yüzden, verilen süre içersinde yapılan başvurular, sadece toplumsal vicdanı yeniden yaratmakla kalmaz, aynı zamanda ve çok daha önemli olarak, bugün, buna benzer suçların gerçekleşmesini engelleyebilecek, çok önemli bir moral durum yaratır. Herşeyin bir gün ortaya çıkabileceği ve cezalandırılabileceği, sadece endişesi bile suçu durdurmaya, azaltmaya yarar. En önemlisi, bir, 'suç ahlakı’ inşa eder.
Yani yakılan köyleri, toplu mezarları, kayıpları, Şemdinli’yi, Güçlükonak, Beşağaç, Çukurca ve yine Lice’yi sayamadığım bir sürü şeyi ve bilmediklerimizi, 'Hakikatleri Araştırma Komisyonu’nda, sorgulayabilseydik, bugün Gever, yine Lice, Roboskî, Ethemler, Ali İsmail’ler ve bütün direnişlerde yitirdiklerimiz bizle olabilirdi... Bu komisyon aynı zamanda tabi ki, Asker ve polis ailelerine, savaştan mağdur olmuş herkesin ve şikayetlerine de açık olacaktır. Adı üstünde işi, 'Hakikat’tir.
'HAK’ın kuruluşu, savaşın yarattığı mağduriyeti, hala yaşayanları da etkiler. Bu durumu bana hatırlatan, İrfan Aktan’ın "İsmet ve Çetin 19 yıldır hapiste"* harika yazısı da göstermiştir ki, HAK, buna benzer birçok durumda, bir toplumsal adalet duygusu yaratacaktır. Bu adalet duygusu etrafında örgütlenmek ve seferber olmak ancak 'İsmet ve Çetin’in ve onun gibi birçok insanın yeniden yargılanmasını sağlayabilir, özgürlüklerine kavuşturabilir.
'Hakikatleri Araştırma Komisyonu’ örneklerde kısaca belirtiğim gibi bir 'süreç’tir. Bu yüzden 'resmi’ bir HAK kuruluşuna değin yapılmış bir çalışma, her zaman, her olaslıkta çok iyidir ve 'resmi’ bir komisyonun temelini oluşturur. Sadece belge ve tanıklık toplanması bile, nasıl bir gerçeklikle karşı karşıya olduğumuzu gösterir. Onu zorlar ve harekete geçirir ve zaten "Sistem halkın bilincini yok etmek istediği için, hesaplaşmak, hukuki değil, politik bir sorundur."**
Bu yüzden bir daha soruyorum; Neden; kimse tarafından, dürüstlükleri sorgulanamayacak, mesela 13 kişi ile bir sivil Hakikatleri Araştırma Komisyonu kurmuyoruz ve ihtiyacı olan örgütlenmeyi inşa etmiyoruz? Bu komisyon, binlerce belge ve tanıklık ile soruşturmaya başladığında, hangi devlet onu yok sayabilir? Yorulmadık mı onların hesaplarını, iç ve dış dengelerini, yolsuzluk savaşlarını, yalanlarını beklemekten?
* http://www.radikal.com.tr/radikal2/ismet_ve_cetin_19_yildir_hapiste-1166056
** Arjantin kayıp komisyonundan, Avukat Eduardo Soares diyordu.