Suat BOZKUŞ
Eskiden öğrencilere bir de “Hal ve Gidiş” notu verilirdi. Karnede ilk gördüğümde şaşırmış ve bu da ne demiştim. Sonra anladım ki mahkemelerin sanığa indirim gerekçesi olan “iyi hal” gibi öğretmenler de öğrencinin genel gidişatı hakkındaki kanaatlerini bu notla değerlendiriyor. Gerçi memleketin hali hal değil ama biz de memleketin hal ve gidişine bir bakalım.
Aslında 7 Haziran seçimlerinin geçersiz kılınmasıyla Türkiye’de yeni bir dönem açıldı. Erdoğan bunu “Sistem fiilen değişti. Atı alan Üsküdar’ı geçti” diye açıklamıştı. Bu açıkça Erdoğan darbesinin ilanıydı. O günden beri adım adım bu darbe olağanlaştırılıp kanıksatıldı ve güçlendirildi. Danışıklı askeri darbe teşebbüsü ve sonrası işin teferruatıdır.
Ama bu bahaneyle hukukdışı ve keyfi tek adam diktasının temeli atılmıştır. 24 Haziran seçimleri ile bu fiili dikta resmi hale getirilmiştir. Diğer muhalefet güçleri ya da sözde muhalefet güçleri her kritik aşamada Erdoğan diktasının yanında yer almış, onun etrafında birleşmiştir. Gerekçeleri de çok fiyakalıdır: Teröre karşı milli birlik ve beraberlik ruhu! Bu ruh tuzruhu gibi her türlü lekeyi temizliyor galiba.
HDP barajı aşıp üçüncü parti olarak meclise mi girdi? Aman bunu temizlemek için seçimleri yenileyelim. Gene mi girdi? O zaman çeşitli bahanelerle vekillerin dokunulmazlıklarını kaldırıp içeri atalım. İyi ama hukuk ve anayasa mı dediniz? “Anayasaya aykırı ama EVET!”
Yetmedi mi? Belediye başkanlarını da içeri atalım. Ama seçim yapılsa gene HDP kazanır. O zaman başlarına kayyım oturtalım.
Yeni seçim yapılırsa gene onlar kazanacak haa? O zaman seçimleri kaldıralım, olmazsa belediyeleri kaldıralım. Belediyeler zaten başımıza bela oluyor. Belediyeleri valiliklere bağlı bir devlet dairesi haline getirelim.
Bak sen, belediyelerin yetkilerini arttırıp yerel-özerk yönetimler haline getirelim derken var olan belediyeler de ortadan kaldırılıyor. Yani halkın oyları ve iradesi çöpe atılıyor.
Buna karşı çıkan parti oldu mu?
MHP zaten Erdoğan’a bağlandı.
CHP ve İYİ Parti’nin hali ortada. Halleri hiç de iyi değil!
“Aman ha, HDP ile birlikte görünmeyelim” korkusu onları tamamen korkuluk haline getirdi. Korkuluk haline gelenler başka bir seçenek oluşturamaz. Bu nedenle seçimden hemen sonra bu iki parti de bunalıma girdi ve kongre kavgaları başladı. Ama hiçbir tarafın bir çözüm önerisi yok. Hepsi de HDP düşmanı… Böylece muhalefetleri de baştan ölü doğuyor.
1990’lara kadar her türlü muhalefet komünistlikle suçlanır ve komünist olmadığını ispata davet edilirdi. Öyle ki tarihte DP CHP’yi ve genelbaşkanı olan İsmet İnönü’yü, O da DP’yi ve DP kurucularından sağın gözdesi olan emekli genelkurmay başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ı komünistlikle suçlamıştır. Çünkü o zamanlar Avrupa semalarında komünizm heyulası dolaşıyordu.
1990’lardan sonra ise semalarda Kürt ve PKK hayaleti dolaşıyor. Her türlü muhalefet PKK’li olmakla suçlanıyor.
93 konseptini ortaya koyanlardan Çiller-Ağar çetesi mensubu olan Doğan Güreş bu stratejiyi “PKK düşmandır, PKK’yi düşman görmeyen de düşmandır” diyerek özetlemişti. Yani Türkiye’deki her parti ve örgüt, her kişi öncelikle PKK’ye düşman olduğunu ilan ve ispat etmek zorundadır. Aksi halde yaşama hakkı yoktur. Bu konsept 25 senedir hükümette kim olursa olsun devletin değişmez politikasıdır. Her seferinde iflas etmiştir ama gene de aynı şekilde bir daha inat edilmektedir.
Hükümet de, sözde muhalefet partileri de yeni bir politika oluşturmaktansa eski politikaya dört elle sarılmak suretiyle işin kolayına kaçmaktadır. Ama onlar işin kolayına kaçtıkça memleketin işleri zora girmektedir.
ABD ile girilen şu rahip Brunson kavgasına bakın:
Bakanlar TC’nin bir hukuk devleti olduğunu iddia etse de, adam Erdoğan’ın bir emriyle rehin alınmakta sonra da bir emriyle bırakılmaktadır. İşin daha da tuhafı bu arada Erdoğan yalakası bir başka gazeteden “Yeniden tutuklayın” talimatı gelmektedir.
Memlekette hukuk devleti mi kalmış, hukuk mu kalmış?
Bir KHK ile rektörlük için profesör olma şartı kaldırılmış, üç gün sonra yeniden aynı şart getirilmiştir. Bu arada hiç rektör ataması yapıldı mı, yapıldıysa şimdi ne oldu bilen, arayan, soran yok.
Artık hiçbir temel ölçü, kural yoktur. Çünkü bunu denetleyecek bir makam da yoktur. Bu kadar başıboş ve keyfi yetkiler Osmanlı padişahlarında bile yoktu. Mesela Erdoğan’ın çok özendiği İkinci Abdülhamit’te bile yoktu.
Mecliste ilk konuşmasını yapan Ahmet Şık’a saldıran AKP çetelerine bakın.
Tıpkı 65-70 arası özellikle Çetin Altan’a ve diğer TİP vekillerine saldıran Hamido elebaşılığındaki AP çetelerine benziyorlar.
Muhalefetin birkaç kelimesinden bile korkuyorlar. Milletvekillerinin bile konuşturulmadığı bir yerde hangi hak ve özgürlük, hangi hukuk olabilir ki?
Durum böyle diye halk susacak değildir. Mecliste konuşmak için tüm olanakları zorlayacaktır. Ama onunla birlikte sokaklarda da konuşacaktır. Halkı susturmak olanaksızdır.
Hiçbir zalim, hiçbir firavun halkları susturamadı, bundan sonra da susturamayacaktır.
Artık orta yol da bitmiştir. Bu diktaya karşı olan bütün güçler dürüstlerse mecliste ve sokakta derhal birleşmek zorundadır.
Baskılarla susturulan halklar an gelir yanardağ gibi her şeyi paramparça ederek patlar.
Hal kötü ise gidişat da bu olacaktır.
suatbozkus@gmail.com - twitter.com/suatbozkus Hal ve gidiş
Suat BOZKUŞ
Eskiden öğrencilere bir de “Hal ve Gidiş” notu verilirdi. Karnede ilk gördüğümde şaşırmış ve bu da ne demiştim. Sonra anladım ki mahkemelerin sanığa indirim gerekçesi olan “iyi hal” gibi öğretmenler de öğrencinin genel gidişatı hakkındaki kanaatlerini bu notla değerlendiriyor. Gerçi memleketin hali hal değil ama biz de memleketin hal ve gidişine bir bakalım.
Aslında 7 Haziran seçimlerinin geçersiz kılınmasıyla Türkiye’de yeni bir dönem açıldı. Erdoğan bunu “Sistem fiilen değişti. Atı alan Üsküdar’ı geçti” diye açıklamıştı. Bu açıkça Erdoğan darbesinin ilanıydı. O günden beri adım adım bu darbe olağanlaştırılıp kanıksatıldı ve güçlendirildi. Danışıklı askeri darbe teşebbüsü ve sonrası işin teferruatıdır.
Ama bu bahaneyle hukukdışı ve keyfi tek adam diktasının temeli atılmıştır. 24 Haziran seçimleri ile bu fiili dikta resmi hale getirilmiştir. Diğer muhalefet güçleri ya da sözde muhalefet güçleri her kritik aşamada Erdoğan diktasının yanında yer almış, onun etrafında birleşmiştir. Gerekçeleri de çok fiyakalıdır: Teröre karşı milli birlik ve beraberlik ruhu! Bu ruh tuzruhu gibi her türlü lekeyi temizliyor galiba.
HDP barajı aşıp üçüncü parti olarak meclise mi girdi? Aman bunu temizlemek için seçimleri yenileyelim. Gene mi girdi? O zaman çeşitli bahanelerle vekillerin dokunulmazlıklarını kaldırıp içeri atalım. İyi ama hukuk ve anayasa mı dediniz? “Anayasaya aykırı ama EVET!”
Yetmedi mi? Belediye başkanlarını da içeri atalım. Ama seçim yapılsa gene HDP kazanır. O zaman başlarına kayyım oturtalım.
Yeni seçim yapılırsa gene onlar kazanacak haa? O zaman seçimleri kaldıralım, olmazsa belediyeleri kaldıralım. Belediyeler zaten başımıza bela oluyor. Belediyeleri valiliklere bağlı bir devlet dairesi haline getirelim.
Bak sen, belediyelerin yetkilerini arttırıp yerel-özerk yönetimler haline getirelim derken var olan belediyeler de ortadan kaldırılıyor. Yani halkın oyları ve iradesi çöpe atılıyor.
Buna karşı çıkan parti oldu mu?
MHP zaten Erdoğan’a bağlandı.
CHP ve İYİ Parti’nin hali ortada. Halleri hiç de iyi değil!
“Aman ha, HDP ile birlikte görünmeyelim” korkusu onları tamamen korkuluk haline getirdi. Korkuluk haline gelenler başka bir seçenek oluşturamaz. Bu nedenle seçimden hemen sonra bu iki parti de bunalıma girdi ve kongre kavgaları başladı. Ama hiçbir tarafın bir çözüm önerisi yok. Hepsi de HDP düşmanı… Böylece muhalefetleri de baştan ölü doğuyor.
1990’lara kadar her türlü muhalefet komünistlikle suçlanır ve komünist olmadığını ispata davet edilirdi. Öyle ki tarihte DP CHP’yi ve genelbaşkanı olan İsmet İnönü’yü, O da DP’yi ve DP kurucularından sağın gözdesi olan emekli genelkurmay başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ı komünistlikle suçlamıştır. Çünkü o zamanlar Avrupa semalarında komünizm heyulası dolaşıyordu.
1990’lardan sonra ise semalarda Kürt ve PKK hayaleti dolaşıyor. Her türlü muhalefet PKK’li olmakla suçlanıyor.
93 konseptini ortaya koyanlardan Çiller-Ağar çetesi mensubu olan Doğan Güreş bu stratejiyi “PKK düşmandır, PKK’yi düşman görmeyen de düşmandır” diyerek özetlemişti. Yani Türkiye’deki her parti ve örgüt, her kişi öncelikle PKK’ye düşman olduğunu ilan ve ispat etmek zorundadır. Aksi halde yaşama hakkı yoktur. Bu konsept 25 senedir hükümette kim olursa olsun devletin değişmez politikasıdır. Her seferinde iflas etmiştir ama gene de aynı şekilde bir daha inat edilmektedir.
Hükümet de, sözde muhalefet partileri de yeni bir politika oluşturmaktansa eski politikaya dört elle sarılmak suretiyle işin kolayına kaçmaktadır. Ama onlar işin kolayına kaçtıkça memleketin işleri zora girmektedir.
ABD ile girilen şu rahip Brunson kavgasına bakın:
Bakanlar TC’nin bir hukuk devleti olduğunu iddia etse de, adam Erdoğan’ın bir emriyle rehin alınmakta sonra da bir emriyle bırakılmaktadır. İşin daha da tuhafı bu arada Erdoğan yalakası bir başka gazeteden “Yeniden tutuklayın” talimatı gelmektedir.
Memlekette hukuk devleti mi kalmış, hukuk mu kalmış?
Bir KHK ile rektörlük için profesör olma şartı kaldırılmış, üç gün sonra yeniden aynı şart getirilmiştir. Bu arada hiç rektör ataması yapıldı mı, yapıldıysa şimdi ne oldu bilen, arayan, soran yok.
Artık hiçbir temel ölçü, kural yoktur. Çünkü bunu denetleyecek bir makam da yoktur. Bu kadar başıboş ve keyfi yetkiler Osmanlı padişahlarında bile yoktu. Mesela Erdoğan’ın çok özendiği İkinci Abdülhamit’te bile yoktu.
Mecliste ilk konuşmasını yapan Ahmet Şık’a saldıran AKP çetelerine bakın.
Tıpkı 65-70 arası özellikle Çetin Altan’a ve diğer TİP vekillerine saldıran Hamido elebaşılığındaki AP çetelerine benziyorlar.
Muhalefetin birkaç kelimesinden bile korkuyorlar. Milletvekillerinin bile konuşturulmadığı bir yerde hangi hak ve özgürlük, hangi hukuk olabilir ki?
Durum böyle diye halk susacak değildir. Mecliste konuşmak için tüm olanakları zorlayacaktır. Ama onunla birlikte sokaklarda da konuşacaktır. Halkı susturmak olanaksızdır.
Hiçbir zalim, hiçbir firavun halkları susturamadı, bundan sonra da susturamayacaktır.
Artık orta yol da bitmiştir. Bu diktaya karşı olan bütün güçler dürüstlerse mecliste ve sokakta derhal birleşmek zorundadır.
Baskılarla susturulan halklar an gelir yanardağ gibi her şeyi paramparça ederek patlar.
Hal kötü ise gidişat da bu olacaktır.
suatbozkus@gmail.com - twitter.com/suatbozkus