Aydın Erdem, 7 yıl öncenin Aralık ayında katledildiğinde, Amed’de yazmıştım bu öyküyü. Öykü demek güç aslında; acemice bir deneme belki. Tek ki, şunu anlatsın: Aydın’ın güleç ve dirençli hatırası, günümüzde, gecemizde yaşamayı sürdürecek. 


Aylardan Aralık, günlerden Cumartesi. Kara bir bulutla örtülü günün üzeri; yine de güzel bir sabah. Deriyi iğneleyen bir soğukla geliyor, hayatı iliklere işliyor.

Aralık ayının güzel bir Cumartesi gününde, o evde her şey yerli yerinde. Odun sobası, kitaplık, televizyon, kanepeler, küllük, Prestij sigarası, gazeteler, dergiler... Dışarıdan bakana dağınık görünebilir ama yerli yerinde her şey.

Bir telefon sesi; alarm olmalı. Kanepede uzanan kıpırdıyor. Tek hamleyle susturuyor telefonu, uyumaya devam ediyor.

Beş dakika sonra... Bir kez daha, aynı telefon sesi. Bu kez alıyor eline telefonu, kanepede uzanan; uzun uzun bakıyor. Neden sonra doğruluyor yerinde. Gözlerini ovuşturup banyoya yollanıyor. Havludan tiksinip üzerine siliyor yıkadığı yüzünü, elini. Sonra müzik-çaları takıyor fişe; ev sesle doluyor. Uyanmaya çağırıyor ses. Hem de sadece sabah vaktinde değil; her vakitte.

Odun sobası tutuşup çay suyu kaynamaya başlarken, odalardan çıkıyor ahali. Üç kişi bir odadan, diğerinden iki. Biri gözlerini, diğeri gözlüğünü ovuşturuyor. Her biri birbirlerine, sayamadığımız kerelerce “Rojbaş” diyor.

Kahvaltı sofrası… Patatesli yumurta ortada. Sağında sırayla tereyağı, çökelek, bal var. Solunda bir kiloluk çikolata kutusu, dilimlenmiş domates. Hocalardan ve derslerden konuşuyorlar yine; aynı bölümde okuyan ikisi. Sonra laf dönüp dolaşıp, öğleden sonraya geliyor. Ahengiyle coşku veren birkaç kelime dönüp duruyor her birinin ağzında. Her cümlede onlardan birini mutlak kullanıyorlar.

Sonra yine duruluyor ortalık; ders konuşuluyor. Sofranın başında birer sigara tellendirip kaldırıyorlar ortadakini. Bulaşığı akşama bırakıyor ve giyiniyorlar. Çıkıyorlar evden; ev geride kalıyor. Her şey yerli yerinde duruyor öylece. Kapı, pencere, dolaplar, mutfak tezgahı. Sonra kitaplar, dergiler ve gazeteler. Yalnızca sobanın alevi cılızlaşıp sönüyor bir süre sonra.

Ev, öylece, hiç kımıldanmadan, gidenlerin gelmesini bekliyor hâlâ. Her günkü gibi...

Aralık ayının Cumartesi günü bitmedi hâlâ. Vakit akşam; kapı açılıyor. Beş kişi giriyor içeriye, sırayla. Küle dönmüş yüzleri, içeri girdikleri anda çamura beleniyor. Ağlıyorlar, yerli yerinde duran halıların, kanepelerin üzerinde. En genç olanları küfrediyor. Sonra oldukları yerde kalıp gözleri açık bekliyorlar, bekliyorlar... Hiç kımıldamayacakmış gibi bekliyorlar. Altıncı nerede?

Aylardan Aralık, günlerden Cumartesi hâlâ. Kara bir bulut, hâlâ çekilmemiş şehrin semasından; ama yine de güzel bir akşam. Akşamın güzelliğine kim kurşun sıkabilir?