1992 yılında ODTÜ Uluslararası Bahar Şenliğinde biz de yurtsever gençlik olarak bir stant açmıştık. Stantta birçok dergi, kitap ve değişik yayınlar yer alıyordu. Bir de Ramazan Öztürk’ün Halepçe katliamının fotoğraflarından hazırladığı kitabı almıştık. Kitaptaki fotoğrafları tek tek koparıp standın kenarına dizmiştik. Aslında amacımız görmezden gelinen bu katliamı fotoğraflarla insanlara hatırlatmaktı yeniden.
Stantta kaldığım bir gün o fotoğraflara dalıp gidiyordum. Bazılarına bakmayı içim kaldırmıyordu. Çocuklara bu vahşeti yaşatanların insan olmadığına inanıyordum. İçim yanıyordu sanki Halepçeli Kürtlere atılan Hardal gazı sanki fotoğraflardan sızıp boğazımı gözlerimi yakıyordu. Yaşadığım karmakarışık duyguların yangınından bir erkek öğrencinin sesiyle sıyrıldım. Kafamı kaldırdım, 2. 3. Sınıf öğrencilerine benziyordu. Standı inceliyordu. Vicdanlı mülayim bir demokrat profili çiziyordu. Ne çok vasattı ne de anarşist bir görünümü vardı. En azından bende bıraktığı izlenim öyleydi. Sade bir duruşu vardı. Fiziksel görünümünden çok bu yaydığı enerjiye odaklandığımdan ya da yılların azizliğinden suretine dair çok bir şey yok hafızamda.  Orada herkes birbirinin hocası olduğu için isme gerek yoktu. O da incelemeye devam ederken standımızı birden gözü Halepçe fotolarına ilişti. Yaydığı enerjiyi alamıyordum artık, dalgalar karışmıştı birbirine. Çünkü o fotoğraflardan aldığı elektrikle çarpıldı. Solgun ama ısrarcı bir sesle ‘hocam bunlar ne fotoğrafları? Bu insanlar nerede yaralanmış, öldürülmüş böyle? “Halepçe’de” diyorum.
Orası neresi? Orası Güney Kürdistan yani Kuzey Irak’ta Kürtlerin yaşadığı bir şehir.
Yüzü allak bullak oldu. Bu fotoğraflar fotoğrafların anlattığı kıyım vahşet vicdanını kaybetmemiş bir insanın kolay kolay bakabileceği cinsten değildi zaten. Bakan insana işleyen fotoğraflardı. Bakanı kendi yangınına alıp kavuran. Onlar öyle gerçek yanmışlardı ki, öyle sahici yakıcı acılar içinde kıvranmışlardı ki fotoğrafların tek biri soluk sıradan ve ifadesiz değildi. Her bir fotoğraf bir çocuğun bir kadını bir yaşlı insanın taşıyabileceğinden daha ağır hikayeler barındırıyordu karesinde. Yanmış gözler, kollar, şişmiş bedenlerden taşan bombalanmış bir kasabadan daha fazla trajediyi dillendiriyordu. Sanki kendinden önceki katliamların gölgesi de vardı bu fotoğraflarda. Guernica’nın bir tabloya sığmış gibi dursa da her bakışınızda taşan hikâyesi ya da her incelediğinizde sizi kuşatan ayrıntıları dolanıyordu bu fotoğraflarda. Bakmak için yüreğinizi açsanız yüreğiniz gözlerinizi yöneltseniz gözleriniz yanıyordu.
Bu genç adam yine de iyi dayandı, uzun baktı fotoğraflara, yanıyordu a da belliydi ama fotoğraflarda gördüğü insanların acısından, son sözlerinin, istemlerinin kavrulup tenlerine yapışmasından öyle etkilenmişti ki “axx” bile demiyordu. Sessizce her saniyede daha büyük bir dehşete kapılarak baktı baktı baktı. Sonra yanan yüreği miydi gözleri miydi yoksa her ikisi miydi bilmiyorum, geri geri giderek standımızla arasına küçük bir mesafe koydu. Zor duyulur bir sesle:    
“Hocam ama nasıl olur? Bu insanlara ne yapmışlar?”
“Hardal gazı atmışlar. Saddam yapmış! Bu gördüğün sadece onlarca insanın resmi. Bu katliamda beş bin Kürt öldürüldü!”
“Ne? Peki ne zaman, ne zaman olmuş bu..? sen hangi zamandan bahsediyorsun?”
“Hocam çok uzak değil ben 16 Mart 1988’den bahsediyorum yani sadece 4 yıl önceden”
Son sözlerimle birlikte korumaya çalıştığı soğukkanlılığını da kaybetti. Aslında kendini kaybetti, belki de bana sorduğu zamanı kaybetti. Artık sayıklar gibi konuşuyordu: 
“Hayır, hayır hocam olamaz, bu mümkün değil! Hıh, nasıl olur da Türkiye’ye bu kadar yakın bir coğrafyada, bu kadar insan ölür de ben duymam! Peki neden hiç yansımadı neden ben duymadım? Hayır, hayır siz doğru olamazsınız dedi. Ve sanki alevlerin içinde kalmış da kurtulmak ister gibi can havliyle uzaklaştı standımızdan. Bir kabustan uyanmış gibi, giderken hala söyleniyordu: “hayır, doğru olamaz, bu olamaz!” tökezleyerek yürüdü mülayimce de olsa Halepçe’nin elinden aldığı demokratlığına dolanıyordu ayakları belki de. O’na seslenmedim, ardından gitmedim, farklı bir şey anlatmam gerekiyor mu bilemedim. 20’li yaşların toyluğu muydu yoksa o fotoğrafların anlattığından daha güçlü ve gerçek bir anlatımın olmadığını hissetmem miydi bilmiyorum.
Aradan geçen bunca yıla rağmen sağır olmayan her vicdana hala konuşuyor Halepçe! Gözleriyle, tenlerindeki yaralarıyla, sıradan bir günün tüm ayrıntılarıyla yanıp kavrulmuş bedenlerin son seslerini kuşanıp onlarla yanıyor her bahar! Halepçe’nin kavrulan toprağından artık fışkıramayacak bir bitkinin, uçup şakıyamayacak bir kuş türünün acısını taşıyan bir ağıt oluyor Dicle ve Fırat!
Vicdanını kaybedenin zamanı olur mu? Zamanını kaybeden bir ülkede yaşıyoruz. Onlara göre her mevsim kan! Çünkü iklim katliam! 2011 Aralık ayı! Uçaklardan yağan ateş karı tutuşturdu. Halepçe’nin soluğuyla bir gecede 35 Kürt gencini yakıp giden bir acımasız zemheriye tutulduk. Hala yanıyoruz!
İklim ve mevsim ne olursa olsun vicdanını kaybetmeyenler var. Zamanı kaybetmeyen dağlar var. Buralarda söz hala onurdur: Halepçe’ye ve Roboskî’ye andımız; Özgürlük Güneşiyle tutacağımız halaydır.