Bilinmeyenler, görülmeyenler, tanınmayanlar bilinir, görülür, tanınır oldu. Dünyanın en ücra köşesine ilişkin bilgi ve görüntüler bir ‘tık’la gözlerimizin önüne serilir oldu. Duygular, sevinçler, bayramlar, seyranlar, eğlenceler paylaşılıyor. Herkes, kimlerin neden hoşlandığını, ne yediğini, ne içtiğini, nasıl eğlendiğini, nasıl coştuğunu bilir oldu. Ya Kürtler?..

Kürtler hiç gülmedi mi?

Kürtler de, modernitenin iletişim nimetlerinden faydalandı, faydalanıyor. Ama başkalarıyla paylaştıklarından değil de birbirleriyle paylaşımlarından daha fazla etkileniyor Kürtler.
İletişim çağının nimetlerinden onlara düşen pay en fazla da acıların, yasların paylaşımı oldu sanki. Kürt’ün ortak belleğini bir tek yasları mı belirliyor? Çok yas tutuyorlar; her yerde hem de. Köyde, şehirde, dünyanın dört bir yanında...
Kürtler sanki yas çağında!
Birbirlerini tanıdıkça, birbirlerine ne kadar çok benzediklerini ve tutulacak daha çok yasları olduğunu fark ediyorlar. Geçmişte yasını tutma imkanını bulamadıklarının yasını bile bugün çeker oldular.
Halk olma bilincine ulaşmak, bir halk olarak kendi farkına varmak da acı veriyor Kürtlere. Toplum hafızalarında canlanan ortak pek çok şey acılı, yaslı. Yoksa bu halk hiç gülmedi mi?..
Dêrsim’in, Zîlan’ın, Amed’in, Çarçira’nın yasını da bugün tutuyorlar; bir daha tutuyorlar; doğulusu, batılısı, güneylisi, kuzeylisiyle hep birlikte yastalar...
Elalem her fırsatta başkalarının sevincinden pay almanın fırsatını kollarken, Kürt’e acının ortaklığı düşer oldu. Daha önce yalnızca ailesindeki, köyündeki, kasabasındaki dertlerle meşgul iken bu gün, ortak kimlikli milyonların dert ortağı, yüreğine yüzbinlerce acılı hikayenin yükünü yükleyen vicdan militanı oldu. Tek yasımız olurdu, binlerin yasını tutar olduk!..

Biz bize yas tutarız…

Doksanların başında bir yaz günü. Köye gitmek için Antep’te bindikleri otobüsle yolculukları saatler alıyordu. Çünkü, şehirle Kürt köyleri arasında yedi veya sekiz Türk köyü vardı ve otobüs hepsine tek tek uğradıktan sonra Maxikan köylerine ulaşıyordu. Maxikan köyleri Antep ile Pazarcık sınırının her iki tarafına yayılmıştı. Aslında buraları kışlık olarak konakladıkları ve ‘war’ (yurt) olarak tanımladıkları yerleşkeleriydi. Nisan’dan eylül sonlarına kadar ise, yaşamlarını Malatya ve Maraş’ın yanı sıra Binboğa dağlarındaki yaylalarda geçirirlerdi.
Antep’ten köye kadarki otobüs yolculuğu hayli uzun ve yorucu geçerdi. Oysa alınan mesafe topu topu kırk kilometreyi bile bulmazdı. Çocuklar, özellikle de otobüs asfalt yoldan toprak yola saptıktan sonraki ilk duraktan sonra yolculuğa otobüsün üzerine bağlanan yüklerin arasında kendilerini sıkıştırarak devam ederlerdi. Kimse de onlara karışmazdı. Yükün yanı sıra birkaç koyun, keçi ve tavuklar da otobüsün içine yüklendiğinden, çoğunlukla otobüsün içinde oturacak yer de kalmazdı zaten.
Son Türk köyü olan Tekirsin’i geçtiklerinde otobüsün için hayli sakinleşmişti. Yolculuğa devam edenler boş koltuklarda dağınık oturmuşlardı. Otobüs şoförü haricindekilerin hepsi Maxikîydi ve Maxikan köylerinde ise yas vardı. Bir kadın ölmüştü. Yolcuların bir çoğu şehirde oturanlardandı ve tanıdıklarının yasına gidiyorlardı. Türk köylerinde inen yolcular ise bundan habersizdi.
Tekirsin’den harekete geçen otobüs, Kürt köylerine yakınlaştığında, üç saati aşan ağır yolculuğun ardından beliren yorgunluktan olsa gerek, derin bir sessizlik çöktü. Toprak yolda ağır ağır ilerlerken, tek duyulan ses, otobüs motorunun gürültüsüydü.
Kürtlerin arazileri, yalnızca baharda coşan ve ancak o zaman varlığı belli olan küçük bir dereyle ayrışıyordu. Otobüs, bir kısmı yıkıldığı için çoğunlukla kullanılmayan medeniyetin simgesi bir beton köprüden geçiyordu.
Köy kadınlarının sıcak havalarda çocuklarını alıp çamaşır yıkamaya geldikleri Qafê Kincan’a (çamaşır oyuğu) yaklaştıklarında birden hafiften bir inilti yükseldi. Arka koltukların birinde tek başına oturmuş yaşlı bir kadının inceden inceye yükselen iniltisi, giderek feryada dönüşen bir ağıt oldu... Başında kofî (folklorik kadın başlığı) bulunan o yaşlı kadının içten, saf, katıksız yöre Kürtçeyle yaktığı ağıt, motorun gürültüsünü bastırdı:
Lê lê tu ro nadî, tu ro nadî!.. Lo xwadêyo ta çi jê xwast? Şûna wê az bimirama... (Hiç gün görmedi, ey tanrı sen ondan ne istedin, onun yerine ben öleydim.)
Bu şîn (ağıt) öylesine bir ağlama, bir çaresizlik ifadesi değildi. Hele hele birilerine, bir yerlere yakarma hiç değil; tersine bir sitemdi. İnsani tüm duygularla yüklü, insana ait her şeyi bilincin derinliklerinden süzerek, en sade haliyle yeniden ama yeniden beyne ve yüreğe şırınga edercesine ta iliklere kadar işleyen bir duygusal hafıza yenilenmesiydi.
Kendi köylerine yakınlaşmaları nedeniyle sanki bir iç huzura ermişti kadın. Ve yalnızca kendi insanlarının içinde bulabildiği o rahatlıkla öylesine etkileyici cümleler dökülüyordu ki dilinden; hiç de sıkıntı verici, rahatsız edici değildi. Huzur veren bir ağıt...
Otobüstekileri iç huzura sürükleyerek, onları da kendisiyle birlikte bir duygu yolculuğuna çıkarıyor, bir duygu semahına kaldırıyordu.
‘Ben yurdumda ağlarım’ der gibiydi.
Otobüsün içinde biz bizelik bir duygu atmosferi oluştu. Bu havanın etkisiyle yaşlı kadın ağıdını uzattıkça uzattı. İçini, içinden geldiği gibi boşalttı. Yolcuların hepsi bire bir akraba değildi ama yüzler ve gözlerdeki ifadeler aynılaştı. Hepsi aynı etkinin altında kaldı, hepsinde aynı samimi duygular depreşti. Biz bize yasa büründü herkes...

Eller halaya tutuşur,
gurur gözlerden akan sel olur!

Her gün cenaze, her gün yas; elbette iyi bir şey değil. Ama Kürtlerin en samimi, en biz bize oldukları anlar, bu anlar oldu. Günün birinde, biz bize mutluluğu tadabiliriz belki diye, o günün bedeli olarak bu günden biz bize yas tutuyoruz. Mutlu olabilecek anlarımızı ve mutlu olduğumuz geleneklerimizi ertelemiyoruz, onları da yaslarımızın bir parçası haline getiriyoruz. Yas halayı ve yas düğünlerimiz var artık; eller halaya tutuşurken, gurur gözlerden akan sel oluyor...
Bir gerillanın cenazesi on binleri buluşturuyor. İkibinonbir’in Kasım ayının ortasında Amed’de sis ve yas. Gerilla Mensur’un cenazesini, onu tanıyan, tanımayan tam yirmi bin kişi omuzladı, sırayla; kendi çocuklarını, ana, babalarının cenazeni taşır gibi. Mensur’un anası ile kardeşleri, törene katılanlara karanfil ve kına dağıttı. „Cenaze töreni değil, düğün alayıdır. Oğlumuz damat oldu“ dediler ve yürek yaktılar, biz bize... 
Madem Mensur’un düğün alayı bu; on binlere bakıp haykırdılar: „Kî zava, kî zava (kim damat)!“ On binler, „Mensur zava, Mensur zava“ (Mensur damat) dedi. Ardından, „Oğlumuz damattır“ diye halaya durdular; başları dik. Yüreklerde çaresizlik ve gurur karışımı bir kaos. Duygular karmakarışık. Gözler mi; başka nasıl olabilir ki?!. Onbinlerinkiyle birlikte dolup taştı içten içe. Ve Dicle bundan utandı ve belki o da hissettirmeden kendi içinde ağladı; dingin dingin süzülüp giderken...

Yabancı değiliz artık,
biz bize ağlıyoruz ya!..

İkibinonbir’in baharı, nisan ayının başları, Kürtler yine doğum günü kutlayacak. Zira artık her yıl nisan ayı başında Kürtler ulus olarak doğum günü kutlar oldu. Fakat doğum günü kutlamanın kurdî hali de yaslı oluyor; biz bizelik her kurdî durumda olduğu gibi. Ve sanki bu bir kader veya olağan bir şeymiş gibi; nisan başındaki her doğum günü kutlamasının ertesi günü cenazeler kaldırır olduk.
Önceki yıl Mahsum ve Mustafa’nınki, bu yıl ise babam Vakkas’ınki! Bir gün önce coşku ve öfke, ertesi gün hüzün ve öfke. Bizim yasımız...
O yastan bir fotoğraf karesi; Kürtlerin kadınlı erkekli bilinen ileri gelenleri, Kürtler adına söz söyleyen pek çok kişi, binlerin önünde mezarın başına toplanmış. Hiç yabancı yok, tamamen biz bize binler. Zira biz, birbirimize yabancı değiliz artık, yaslarımız ortak artık ve birlikte ağlıyoruz ya! Mitinglerde yüzbinlere seslenen, onları direnişe çağıran Kürtlerin öncü kadınları Gültan ve Aysel, anam Zenê ile birbirine sokuşup oturmuş gözyaşlarıyla taze mezarı sularken, teyzem Mayrê ayakta kollarını açmış kalabalığa hitap eder gibi ağıt yakıyor; gören sanır semah dönüyor!
Yabancı yok, biz bize yas cemindeyiz...

Kürt toprağında huzur var

Başka halklarda var mı, bilmiyorum; Kürtler sanki öldükten sonra yalnızca kendi ülkelerinin, kendi köylerinin toprağında huzur buluyor. Dünyanın en ücre bir köşesinde bile gözlerini yumsa, kendi şehrinin veya köyünün mezarlığında toprak olmak istiyor, toprak oluyor. Yakınlarını yitirdiklerinde de, dünyanın bir ucunda da olsalar, kalkıp kendi insanlarının yasına katılmaya gidiyorlar. İyi gününkünü henüz tadamasa da, kötü günlerin ortaklığını bolca yaşıyor. Ve tuhaf belki ama yasta da huzur buluyor Kürtler.
Bizim Pazarcık’taki komşu Roviyan (Tilkiler) aşiretinin Xalê Bektaş’ı vardı; Zahide’nin babası... O’nun da kalbi bu dünyanın yükünü daha fazla taşıyamadı ve İkibinonbir’in Kasım ayının sonunda, yani geçenlerde hakka yürüdü. Hem de yine bir Kürt bayramında. Zahide’nin yası bizim yasımız oldu, biz bize hüzünlendik. Almanya’da yaşayan Zahide ile akrabaları, içlerinden geldiği gibi, tanıdık ve akraba biz bize ağlayabilmek için yurda döndüler. Antep’te ülke toprağında huzur içinde yatan Xalê Bektaş’ın mezarı başında birlikte şîn yakarken huzur buldular...