Hak; bilgi, ışık, iyi, güzel, doğru, gerekli, ahenkli ve layık olandır. Hak ve hakikat saftır ama durağan değildir; kendi gerçekliğinin gerekliliğine göre yenilenebilen, eskiden ve yeniden alabilen dinamik bir algı, anlayış, kültür ve kutsallıktır. Hücreden evrene her katılımcının iradi gerekliliklerinin belirlediği kaotik bir uyumdur.
Hakikat arayışı, öz değerlere ulaşma, bu değerlere dayatılan kısa veya uzun vadeli zorun gücüyle oluşan başkalaşım ve örtülen örtülerin kaldırılması, arınma ve kendi olma, kendini bulma çabasıdır. Bu arayış, ezen-ezilen, köle-efendi ilişkisine yol açan dıştan müdahaleyi ve bu müdahaleyle ‘yeni’ veya ‘ileri’ kavramlarıyla birey ve toplum bilincine yedirilen tüm yabancılaştırıcı değerlerin reddedişidir.
Yabancı ‘hakikat’in yolcusu insan
Mutlak bir şey veya ulaşılacak somut bir hedef değildir hakikat. Öz ve insani değerlerin uyumu, fiziki ve iç dünyanın bütünselliğiyle varılan moral durumu, çekici bir kutsal ışık, bir yoldur. Toplumların bu hakikatine müdahale edenler, kendi hakikatlerini, kendi ilişki biçimlerini, kendi kültürlerini ve elbette zorla kendi ‘uyum’larını dayattı.
Kırda yaşayan insanlar eskinin, kentte yaşayanlar ise geleceğin hayalini kurar. Günümüzde halen merkezi idari sistemlerin etki sahası dışında kalabilen bazı kırsal topluluklarda da görüldüğü gibi eski çağlarda da insan, kaybettiğine, kendisinden çalınana yani hakikat bildiğine ulaşmanın arayışı içindeydi. İnsanlık tarihinin önemli bir kesitinde insanın duygu ve inancını da bahsedilen bu ‘geçmişe özlem’ belirlemiş. Huzuru, iyiliği, güzelliği, mutluluğu yani kendisini ait hissettiği hakikati, hep bu değerlerle haşır neşir olduğuna inandığı eski günlerdekine benzer bir yaşamda aramış. Ancak iktidar ve devlet aygıtının kurumlaşması ve özellikle de kapitalist moderniteyle birlikte, insanlık olarak ‘yeni’ ve ‘ileri’ denen ama bir türlü ulaşılamayan, ulaşılıp ulaşılmayacağı da belli olmayan soyut bir ‘özgür gelecek’ idealinin peşinde sürüklenir olduk. Elbette kendi kendimize böyle bir hayale sürüklenmedik; bu, bize böyle belletildi. ‘Eski’ ve eskiye ait ve eski yaşamın anlamını oluşturan tüm değerler yani ‘ilk’ler kötülenerek ve ‘ilkel’ denip negatif bir anlam yüklenerek, kendi insan olma hakikatimizden kopartıldık ve egemen olanın sahte hakikatinin taşıyıcısı, savunucusu ve yürüyüşçüsü haline getirildik.
‘Eski-yeni’ ve ‘ileri-geri’de hakikat
Mutlu olmak, sahip olmak olmadığı gibi; hakikat arayışı da, bir şeylere sahip olma çabası değildir. Bilakis zorla dayatılan yabancı ve uyumsuz değerlerden kaçış ve arınma arayışıdır! Modern teknik araçlar, yüzlerce metrelik beton gökdelenler, mega kentler, asfalt yollar, uçaklar, ölümcül silahlar, borsa, internet olmadan insan mutlu olamaz mıydı ya da olamaz mı? İnsan, hayvan, doğa; canlılar topluluğu doğal, karşılıklı gereklilik ve uyum üzerine gelişen maddi ve duygu değerleriyle, doğal ekolojiyle mutlu olamaz mıydı?!.
Modern aletlere sahip olmayan ve onlara pek anlam da vermeyen toplulukları neden ‘geri’ görürüz? Afrika’nın, Asya’nın veya Latin Amerika’nın uçsuz bucaksız ormanlarında veya dünyanın ücra bir köşesindeki bir adada kapitalist modernitenin hiçbir maddi-manevi değeri ve kültürüyle tanışmamış toplulukları niye ‘geri’ ve ‘yoksun’ görürüz? Mutluluğun ölçüsünü neye, kime göre belirliyoruz? Onların mutlu olmak için ‘yoksun’ oldukları şey nedir? Kaldı ki; onların mutsuz olduklarını, kendilerini ‘yoksun’ veya ‘geri’ gördüklerini nasıl iddia edebiliriz ki? Mutlu olup olmadıklarına onlar adına, onlara rağmen nasıl karar verebiliriz? Bırakalım başkasınınkini, kendi mutluluğumuza bizzat kendimiz karar kılabiliyor muyuz? “Ben mutlu olmaya karar verdim” veya “senin mutlu olmana karar verdim”, “aslında senin için mutluluk şöyle yaşamaktır” denebilir mi?
Hatırlanırsa; Türk devletinin yöneticileri, “Dêrsim Soykırımı’nın, ‘ilkel ve cahil’ bir topluluk olan Dêrsimlilere medeniyet götürmek için” yapıldığını savunmuşlardı. Bugün ‘modern Batı’nın ‘vahşi Doğu’yu terbiye etmek için, Doğuluları birbirlerine boğazlatarak dize getirmeye çalışması gibi...
Bu, hastalıklı bir bakış açısı. Biz de, bu hastalığı bize bulaştıranların algısıyla iyiye, güzele, doğruya tanım getirip dururuz. O sebeptendir ki; birilerimizin iyi, güzel ve doğruları başkamıza zarar verebiliyor, yaralayabiliyor, yok edebiliyor. Yok etmenin iyiliği, doğruluğu, güzelliği olabilir mi? İnsan - canlı hakikatine en yabancı olgu olan iktidar aygıtının, kendisini en ölümcül silahlarla donanımlı kıldığı günümüzde hakikat arayışı en başta bize iyi, güzel, doğru diye belletilen her şeyin sorgulanmasıyla başlayacak. Ta ki şiddet denen eylemin algısının bile unutulduğu, her canlı refleksinin yaşatma algısına göre geliştiği o kaotik uyuma, hakikate ulaşana dek...
İşte bu nedenle, doğal ekolojik komünal yaşamı negatif kavram ve değerlerle tanımlamak kapitalist modernist anlayışın bizi bulaştırdığı bir hastalıktır diyebiliyoruz. O ‘ilkel’ denilerek küçümsenen insanların kendi küçük dünyalarında, uyum içinde ve paylaşarak, dayanışarak yaşadıkları doğada, insana ve diğer canlılara dair sahip oldukları ‘hakiki’ algı ve değerler, ‘kapitalist modernist’inkinden kesinlikle daha insancıldır. İlla ki maddi bir şeylere sahip olmaya çalışmak, sahip olmak için yok etmek, yok etmek için de ölümcül araçlar üretmek hastalık değil de nedir!?.
Şüphesiz insanın bugüne kadar yarattığı, ürettiği maddi ve manevi değerlerin bütünü insanın hakikatidir. Bu nedenle bahsedilen, insanın yarattığı ve ürettiği değerlerin insan, toplum ve doğa yaşamında ne tür bir anlam ve işlev yüklendiğidir; yoksa insanlığın vardığı bugünkü düzeyin reddi ve yalnızca eski yaşam araçlarıyla yaşamak gibi bir arzu değildir sözkonusu edilen...
Bu ‘iyi’ bizim iyimiz değil
Günümüzde insanlığın bilincine yedirilen şey egemenin, yönetenin, iktidarın yani yeryüzü tanrısının hakikatidir. Bu, yalnızca insan, toplum ve doğa yaşamını kural ve kanunlar ağıyla çepeçevre saran dış bir zindan değil, ayrıca insan ve toplumun iç dünyasını, duygusunu, algısını da yeniden ve egemen olanın gerekliliklerine göre şekillendiren bir yabancılaştırmadır. Birilerinin efendi birilerinin de o efendiye çalışanlar durumuna zorlandığı günden bu yana, bedenlerimiz tamamen egemen olanın belirlediği kuralların çemberinde kıvranıp dururken; duygularımız, gülmemiz, ağlamamız, sevmemiz, öfkemiz ve heyecanımız da onun belirlediği değerlere göre olageldi. Ve bu aygıtın ‘iyi’ dediğine iyi, ‘kötü’ dediğine biz de kötü der olduk.
Kapitalist modernite, insana ait hakiki değerleri tahrip edip, yok olmanın eşiğine getirmenin yanı sıra, ‘ilerlemecilik’ fikriyle de insanı kendi gerçekliğinden utanır hale getirdi. Yaşamın idari, siyasi, ekonomik, kültürel ve sosyal tüm alanlarında kendini hakim kıldı. Doğa da tüm canlılarıyla bu ölümcül egemenlikten nasibini aldı. Doğadaki canlılığın uyumlu bütünselliği olan ekolojiyi yerle bir ederek, insanlığı daha huzurlu olacağına inandırdığı o ‘ileri’de artık bir yaşamın olup olmayacağı konusunda bile kaygılı hale getirdi. Bizi, bize unutturdu kapitalizm; bizi bizden koparttı yani...
Hakikat, derinliklerdeki aşk incisi
Hakikat statik bir şey, olgu, duygu, durum veya an olmadığından, derler ki; hakikat yolun sonu değil, yolun kendisidir. Hakikat arayışı bilgi, bilme, bilince varmayla da ilgilidir. Ancak, yalnız bilginin ortaya çıkardığı ‘gerçek’ değildir. Hakikat, gönül gözünü aydınlatan ışıktır, bilgi ile özün bütünselliğidir. Bugüne kadar bilge insanlar hakikate tamamıyla erişilemeyeceğinden yakınsalar da; hakka ve hakikate eriştiğini söyleme cesaretini gösterebilenler ise Mansur gibi dara çekildi, çekiliyor.
İnsan, iktidar aygıtına karşı durarak, onun giydirdiği örtülerden arınmaya çalışarak gerçek özgürlüğün yani hakikat yolunun yolcusu oldu. Hakikati önce kendisinde, kendi toplumsallığında aradı. Mevlana da diyor ki; “Eğer hakikati, aşk incisini arıyorsan, görünüşten kurtulman, denize dalman, derinliklere inmen gerek! Yoksa şöhret, gösteriş deniz kıyısına düşen köpüktür.” Bize belletilenler, fiziğimize ve zihnimize yedirilenler de bu ‘köpük’ten başka bir şey değil...
HALİL DALKILIÇ: Biz bizden koptuk mu?