Ne Almanya’da yaşayan Kürtlerin ne de Kürt Özgürlük Hareketi’nin Almanya devleti ve kamu düzeniyle bir sorunu var. Ancak 1990’ların başında yaşanan bazı eylemlerden dolayı alınmış yasak kararı gereği, Kürt Özgürlük Mücadelesi’ne ilgi duyan Kürt aktivistler ve Kürtlerin bu ülkedeki aktiviteleri sürekli Almanya polisi ve yargı organlarının hedefinde oldu. Kimliklerinden dolayı ülkelerinde özgür yaşam hakkı ve koşulları egemen devletler tarafından gaspedilen Kürtler, kısmi de olsa bu haklarını kullanabileceklerini umdukları Almanya’da da oldukça ince yöntemlerle, ancak aynı oranda incindikleri uygulamalara maruz kaldılar. 

Almanya’da 1993’ten günümüze kadar “kriminal” (129a) olarak tanımlanan Kürtlerin örgütlenme ve siyasi aktiviteleri, son birkaç yıldır da “uluslararası terör faaliyeti” (129b) gibi aşağılayıcı bir tanımlamayla ele alınmakta ve bu sebepten dolayı Kürt siyasi aktivistler yüksek cezalara maruz kalmaya devam etmekte. Bugüne kadar onlarca Kürt yargılandı, yıllarını cezaevinde tüketti. Bununla yetinilmedi, uluslararası yasalar gereği elde ettikleri oturum hakları ellerinden alındı, çektikleri hapis cezaları haricinde yıllarca devletin iltica bürokrasisinin psikolojik işkencelerine maruz kaldı…

Amacım, devletlerin uluslararası çıkarları gereği Kürtlerin siyasi ve örgütlenme aktiviteleri ile Kürt Özgürlük Hareketi’ne yönelik geliştirdikleri yasaklar, aşağılayıcı tanımlama ve incitici uygulamaların haksızlığını ve anlamsızlığını tekrarlamak değil. Bu konudaki düşüncelerimi, zamanında ilgili yerlere karşı yüz yüze dile getirmiştim. Şimdi, bu yazı vesilesiyle, fazla detaya girmeden, biraz da yargılama ve cezaevi uygulamalarına ilişkin aklımda kalan birkaç noktayı ve anekdotu, anı mahiyetinde dile getirmek istiyorum…


Kürtçe tutuklanma ayrıcalığı!

İlk tutuklama anında rutin üst arama uygulamasından sonra, beni teslim almaya gelen federal polis komiserinden kaba bir yaklaşım gördüğümü söyleyemem. Hatta el ve ayaklarımı bağlamak zorunda olduğunu ancak kendisinin bunu yapmak istemediğini söyleyerek, beni rahatlatmak istediğini de not düşeyim. Ayrıca federal polislerin, tutuklama gerekçemi anlatmak için bir Kürtçe tercümanıyla gelmiş olmaları da hoşuma gitmişti. Bunu ilk etkilendiğim anı olarak hafızama kaydettim; Kürtçenin özgürlüğü için yürütülen “yasaklı“ mücadelenin bir bireyi olarak, Kürtçe okunan bir kararla tutuklanıyordum!..

Götürüldüğüm ilk cezaevinde, ciddi bir izolasyona tabi tutulduğumu söyleyemem. Cezaevinin tek siyasi mahkumu olarak, diğer adli mahkumlarla aynı “hakları” kullandım; haftada iki kez 7’şer dakikadan duş hakkı, günde bir saat havalandırma hakkı, haftada iki saat başka bir mahkumla bir hücrede birlikte kahve içme hakkı vs… Diğer Türk ve Kürt mahkumların hepsi adli sebeplerden tutukluydu; birbirleriyle ciddi sorunları yoktu, ilişkilerinde “aynı mahallenin çocukları” psikolojisine sahiplerdi. Onlarla konuşacak konu bulmakta zorlanıyordum; o yüzden, pek sık olmasa da üzerinden konuştuğumuz Türkiye’deki siyaset haricinde, en rahat konuştuğumuz ortak konu spor, özellikle futbol oluyordu.

Tabii cezaevinde, dışarıdayken pek farkına varmadığım ilginçliklere de tanıklık ediyordum. Adli mahkumların birçoğunun gerek yaşam tarzları gerekse de üsluplarıyla hiçbir dindarlık belirtisi sergilemeseler de, namaz veya oruç tutmaya çalışmaları tuhafıma gidiyordu. Şereflikoçhisarlı Ercan, dışarda her türlü sıradanlığı yaşamış olsa da namaz kılıp oruç tutuyordu. Ona dine ilişkin görüşlerimi anlatınca, “Abi, ben dine aykırı her şeyi yaptım, sen ise hiçbirini yapmamışsın. Sen dindar olmadığını söylüyorsun ama benden daha Müslümansın“ diyordu.


Aşağılayıcı ‘yasal‘ uygulamalar

Mahkemede, daha önce yargılanmış ve tutuklanmış 20 dolayında Kürt siyasi aktivistin dosyaları okundu. Yani bir nevi; “bunlar bu sebeplerle ceza yedi, senin de kurtuluşun yok, cezayı yiyeceksin“ denilmek isteniyordu. Ceza yeme konusunda hiçbir tereddütüm olmadığından, mahkeme sürecinin bir an önce tamamlanıp kararın okunmasını istiyordum. Bazen cezaevinden mahkemeye götürülürken, gardiyanlar beni kendi yanlarına oturtuyorlardı, ellerim açık şekilde. Ancak sanırım 13. duruşmaya götürülürken, ellerimle birlikte ayaklarımı da bağladılar. Nedenini sordum; gardiyan elindeki, “eller ve ayaklar bağlanacak” talimatının olduğu kağıdı gösterdi. Yalnızca on metre yürütmek için yaptıkları bu aşağılayıcı uygulama bana, küçükken köyde atların ayaklarına bağlanan demir zincirleri hatırlattı. Cezaevinde kaldığım koridorun şef gardiyanı ayağımdaki zinciri görünce, “Bu da ne Dalkılıç?“ dedi. Beni tanıdığı için uygulamaya şaşırmıştı. Ben de sadece “Regel” (kural) dedim. Bu tür davaları ele alış mantığı konusunda Türk savcılarından pek bir farkı olmayan federal savcı da ayak kelepçesini görünce şaşırdı. Avukat yoluyla nedenini sorduğum mahkeme senatosu başkanı ise nedenini bilmediğini ama cezaevine soracağını söyledi. Oysa, yalan söylüyordu; zira ondan habersiz bana herhangi bir uygulama yapılamazdı. Anlaşılan kendilerini ikna ettikleri, ancak kişiliğimde göremedikleri o “kriminalliği” bizzat provokatif uygulamalarda ortaya çıkarmaya çalışıyorlardı.

Mahkeme, aleyhime konuşturmak için aynı davadan ceza almış iki mahkumu şahitlik yapmak için çağırdı. Onları oldukça sıkıştırmalarına rağmen, aleyhime iddialarını onlara onaylatamadılar. Zira, iddialar, örgüt içinden gelen şahitlere onaylatılırsa, kendileri açısından “hukuki ispatlı“ bir anlam kazanmış olacaktı. Elbette, şahitlerle sanığı karşı karşıya getirip bir daha birbirlerinin yüzüne bakamayacak duruma getirme ve şahitleri Kürt Özgürlük Mücadelesi’ne karşıtlaştırma da amaçlanıyordu. Bir şahidin elleri ve ayakları bağlı şekilde mahkeme salonuna getirilmesi ise aşağılama ve irade kırma çabasıydı. Bekledikleri gibi olmayınca, karar metnine, “Şahitler, Dalkılıç’a zarar vermek istemedi“ mealinde bir şeyler yazdılar. Benim kendi şahidim olarak ifadesine başvurmalarını istediğim, yönetici pozisyondaki bir Kürt siyasetçinin ise -konumu meşrulaşır diye düşünmüş olsalar gerek- şahitliğine izin vermediler.

Mahkemede, verilerle yaptığım savunmada‚ “Almanya devletinin Kürtlere uygulamalarının oldukça abartılı, incitici ve kriminalize edici olduğu, Kürtlerin ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin Almanya devleti ve kamuoyuna herhangi bir sorun yaşatma gibi bir amacı ve derdi olmadığı, bir sorun varsa bunun bizzat Kürtlerle konuşularak rahatlıkla çözülebileceği, Kürtlerin kendi ülkelerindeki sorunun demokratik çözümünü istediklerini belirtip, dünya çapında örgütlü, yüzlerce sosyal ve kültürel kurumu olan Kürt Özgürlük Hareketi’nin demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigmasının Ortadoğu’daki sorunların da çözüm reçetesi olduğu“ içerikli bir mesaj vermek istedim. Ancak savcılık, tüm söylediklerimi “propaganda” olarak tanımladı.


Görüşmenin çaresi var; Noel ayini!

Mahkeme oturumlarının birinde iki şehit anası Şengê Ana da mahkemeyi izlemeye gelmişti. Savcıya benim akrabam olduğunu söylemiş. Kendisi de daha önce yargılanıp cezaevinde kaldığı için, savcı onu iyi tanıyordu. Savcı gülümseyip, “Ya, kleine Welt, grosse Familie“ (küçük dünya, büyük aile) diyerek, beş dakikalığına mahkeme salonunda birbirimize dokunmadan konuşmamıza izin verdi; birkaç dakikalığına da olsa, o hal hatır soruştan moral almıştım.

Cezam kesinleştikten sonra geldiğim cezaevinde, aynı davadan yargılanan Kürt siyasetçi Muzaffer Ayata arkadaşla karşılaştım. Ayrı katlarda kalıp ayrı havalandırma saatlerine çıktığımız için ancak pencereden pencereye konuşabiliyorduk. Aynı kata geçmek için üç defa dilekçe yazdım ama kabul etmediler; biz de üst ranzaya çıkıp yüksekteki pencerenin demirliklerinin arkasında bağırarak konuşmaya çalışıyorduk. Tüm pencerelerin havalandırma alanına açıldığı‚ düz kenarlı “O” şeklindeki cezaevinde akşamları yalnızca ikimizin sesi duyulurken, görevli gardiyan gelip müdahale ediyordu. Bir keresinde Muzaffer Arkadaş, yan yana gelip konuşmanın yöntemini buldu. “Yılbaşı Noel ayininde kilisede buluşalım“ dedi. İkimiz de dilekçe yazdık. “İbadet hakkı” gereği dilekçelerimiz kabul edildi. 2007 yılbaşı öncesi Noel ayini için, Hıristiyan mahkumlarla birlikte kiliseye götürüldük. İkimiz en arka sırada kısık sesle konuşup hasret giderirken, papaz ve diğerleri ayinle meşguldü.


‘Kendisini bir suçlu gibi görmüyor‘

Mahkemenin bana verdiği 3 yıllık cezanın üçte ikisinin bitimine doğru, avukatımın şartlı salıverme talebiyle yaptığı başvuru üzerine, mahkeme heyetinden bir hakim ve federal savcı cezaevinde son durumumu öğrenmeye geldiler. Benden pişmanlık belirtisi görmek, buna dair ifadeler duymak ve içinden geldiğim sosyalite ile Kürt Özgürlük Hareketi’ni eleştirmemi beklediler. Bense Kürt sorununa ilgimin sürdüğünü söyledim. Tavrımı beğenmedikleri yüz ifadelerinden okunuyordu. Görüşmeden kısa bir süre sonra; “cezaevi sürecinden hiç etkilenmediğimi, okudukları mektuplarımdan düşünce ve duruşumun değişmediğini gördüklerini, geldiğim ortamı suç ortamı olarak görmediğimi, PKK‘yi eleştirmediğimi ve kendimi suç işlemiş biri gibi görmediğimi“ ifade ederek, şartlı salıverilemeyeceğimi ve cezaevinde durumumu rahatlatıcı herhangi bir hakkın bana tanınmayacağını belirten kararı bana gönderdiler. Yani onlara göre, bir Kürt olarak beni ben yapan tüm değerlere yüz çevirmem ve pişmanlık göstermem gerekiyordu. Cezaevi idaresi ise mahkumlar ve gardiyanlarla hiçbir sorunumun olmadığını ancak idare ile hiç kontağa geçmediğimi belirten bir rapor sunmuştu mahkemeye. Yani, idareyle ilişkilenmemek ve onlardan hiçbir şey talep etmemek benim için eksi puan olmuştu. Velhasıl, verilen 3 yıllık cezanın tamamını tutuklu olarak cezaevinde tamamladım. 

Bununla kurtulacağımı sanarken, asıl psikolojik işkence ondan sonra başladı. Daha cezaevinden çıkmadan, Almanya’daki siyasi oturumumun iptal edilmesi için dava açıldı ve cezaevinden çıkınca da hakkımda tam beş yıllık ağırlaştırılmış gözetim uygulaması kararı verildi; yani dışarıda da özgür olmayacaktım. Mülteci oturum hakkı elimden alındı. İnsanı ömür boyu tutuklu psikolojisine sokan oturum bürokrasisiyle yıllarca uğraşmak zorunda kaldım. Bugün cezaevinden çıkalı neredeyse 7 yıl olacak ama hala Almanya’da “normal” bir mültecinin haklarına sahip değilim. Yani 3 yıl ceza aldım ama 10 yıldır mahpus gibiyim.

Bugün de, Almanya’da Kürt siyasi aktivistler, siyasetin dayatmasındaki aynı yasalarla ömürlerini zindanda geçirmeye devam ediyor. Ortadoğu’da yaşanan barbarlık ve vahşete karşı tüm insanlık adına, tüm insani değerleri savunma mücadelesi veren, insani ve vicdani duruşun biricik somut ifadesi Kürt Özgürlük Mücadelesi’ne katkı sunan aktivistlere karşı bu vicdansızlığa artık “dur” demek gerekmiyor mu?!!