Bedenimizle birlikte eşiğimize saplanan bütün demir ve beton yığınlarına rağmen,
Frida olmayı başarabilmek...
Frida'nın 1925 yılında geçirdiği o menem kaza olmasaydı, 1907 olan doğum yılını Meksika Devriminin gerçekleştiği 1910 olarak beyan etmesine kıyamazdım elbet. Fakat o kaza, dehşetinin yanı sıra onu dölleyen, yaratma sancılarını da beraberinde getiren bir kazaydı. İşte tam da bu yüzden, o kazayı bir milat bilmem ve Frida'nın beyanına muhalefet etmem bağışlanabilir sanırım.
Ve böylece, Frida'nın doğum/devrim yılı 1925 olarak düşüyor Tarih dağarcığıma...
Evet, Frida bir devrim kadınıydı.
Kendi doğumunu gerçekleştiren ve bütün benliğiyle girdiği o elim kavgadan kendini yaratarak çıkan bir devrim kadını.
Kendi devriminin kadını…
Geçirdiği kazadan arta kalan bedenini, bütün günlerinin ve gecelerinin göğünde asılı duran aynadan seyrederek başladı bu kavgaya. Bedeninin görüntüsüne katlanmayı öğrendi önce, sonra o dayanılmaz acılarla birlikte zamanın hantallığına alışmayı da. Ve Frida evrenin orta yerinde giriştiği bu münferit kavgada, kendi göğünden lime lime topladığı bedenini resmederek başladı doğrulmaya. Bedeninde hissettiği yüksek yoğunluklu acıyı ruhsal bir acıya dönüştürerek tablolarına yansıtıyor ve kendi dönüşümünü de gerçekleştirmiş oluyordu böylece.
Bedeni ondan çaldıklarına karşılık ona Frida olmayı vaat ediyordu. Çatırdayan omurgasına karşılık çelikten bir omurga. Yaptığı resimlerde tinsel bir temasın yanı sıra keskin bir metal kokusu duyumsamamız bundandır; acıyla bilenmiş bir zıpkın gibi çarpar duyularımıza...
Ve Diego'ya rağmen, Frida kalabilmek...
Frida'nın Meksika'nın Michelangelosu olarak anılan Diego ile evliliği, yeni bir kavgayı daha sırtlanmasını salık vermişti. Çünkü Diego kendi deyimiyle sadakati fizyolojik olarak bile doğasına aykırı bulan bir tür Cazanova'ydı. Frida'nın duygu yoğunluklu, vefalı, sadık ve yerleşik doğasına karşılık Diego, daha rasyonel, bağımsız ve aşk vaat eden hiçbir birlikteliği yurtlanmıyordu. Fakat Frida, Diego'nun ruhunda açtığı bütün derin yaraları yine Diego'nun göğsüne yaslanarak sağaltıyordu. Başlangıcım, çocuğum-oğlum, Ressam, anam-babam, sevgilim-kocam, dostum, ben ve evren dediği/bildiği Diego'nun göğsüne...
Frida'nın resim yapmak ve komünist partizanlığın yanı sıra Diego ile ortaklaştığı en değerli ve başat neden, Meksika'ya ve halkına olan bağlılığıydı. Her ne kadar duyarlılık renkleri, yaklaşımları ve çıkış noktaları farklı olsa da bu doğrultudaki beklentileri ve amaçları aynıydı; ikisi de Özgür bir Meksika için savaşıyordu. Frida, ortak amaç uğruna kişisel çıkarları, talepleri, duygusal açmazları ve hesapları bir kenara bırakarak, yoldaşını harcamaktan ve tüketmekten imtina ile sakınan ateşli bir militan gibi kucaklıyordu bu birlikteliği de. Bu değilse -ki olası/olmalı- Frida'nın Diego'ya tahammülünü başka bir mesnet ile kutsamayı değerli bulmuyorum.
En az Frida olabilmek kadar zorludur kalabilmek de.
Fakat yine de, kendini yaratmaktan daha sancılı değildir hiçbir süreç...
HALİSE BALKAŞ: Frida'nın aynası...