"Halk" iyi, hoş da, her haline peşin hükümle dalkavukluk kötü bir hastalıktır.

Birçok toplumsal olay gibi, halk dalkavukluğunun başlangıç tarihi, 1789’daki Fransa başkaldırısına dayanır. Bu kavram, daha sonra "solcular" (devrim sonrası Fransa parlamentosunda solda oturan temsilciler) tarafından adeta bir kimlik tanımlaması olarak kabullenip kullanıldı.

Ve doğrusu soylulara (Aristokrasi) karşı baş kaldıran alt tabaka (halk) her türlü övgüyü hak ediyordu. Ancak, başkaldıranların hakkı olan övgüyü genele teşmil edip, önümüze çıkan her toplumun boynuna geçirip, cömertlikle alt taraflara sarkıtmada da, halk dalkavukluğudur.

Ben yüz yıldır, değişen çağın teknolojisiyle donanmış bölge despotlarına, şövalye onursallığıyla, kesintisiz direnen, yanmış yıkılmış ülkelerinde, her defasında yaralarını tuta tuta yeniden doğrularak, kaldığı yerden mücadeleye devam eden Kürt halkının onurlu yürüyüşünden söz etmek istemiyorum:

Kürdistan'ı tanımayan, siyasal ve sosyal tarihini bilmeyenlerin "güzelleme" demesinden çekinirim.

Kadim bir kültürün mirasçısı Yunanlılar, Fransız devriminin jargonu içinde kalan "halk" övgüsünü hak etmektedir. Rus halkı da…

İsim vermek istemiyorum. İber yarım adasından Avrupa içleri, TC’ye kadar Faşizmi iktidara taşıyanlara karşılık, dünyamız farklı iklimlerdeki halkların insani duruşuyla onurlandı.

Sadece, yakın komşulara bakacak olursak, İran halkı (Persler), ikinci etapta Mollalara yenildi, ama varoşlarına bile yaklaşılımaz sanılan Şah'ı yere yıktı. Yunanlılar, Faşizme karşı (1940’lar) savaştan geliyorlar. 1967 darbecilerini hapishaneye tıktılar. Günümüzde de, sapanların korku kabusu…

Çarlığı, dövüşerek deviren Rus halkı, en son, 1991’de darbecilerin tanklarına takoz koyuyor, ardından Çeçen savaşını durdurtmak için, anaların önderliğinde Kremlin Sarayına giden yolları, caddeleri dolduruyorlardı.

Ne demeli, nasıl adlandırmalı bilemiyorum, lakin "Reaya" (sürü) yerine konmaktan kurtulamamış, eski çağlarda hayvanlara yapıldığı gibi dayakla söz anlatılan, "terbiye" görmeleri için, "polis" adıyla özel dövücüler istihdam edilen topluluklar var.

"Dalkavukluk" tertibinden, bu soy topluluklara da "halk" deniyordu. Ancak onlar, yer yüzünün zincirleme "halt" işleyenleriydi. Çünkü, o kalabalıklar büyük çoğunluğuyla güneşin ne taraftan doğup nereden battığından habersiz gibi yaşıyor, olmayan sultanlığın gerçekten devam ettiğini sanıyorlardı. Bu sanı ve kanıyla, haklarını, alın teri karşılığı olan kazançlarını, ağızlarına gidecek lokmayı, kalçalarındaki deliği kapatacak yamayı çalanı, tekrar tekrar, her defasında yeni baştan seçerek başlarına baş ediyor, ona saraylılarda Sultani hayat yaşatıyorlardı.

Somuta, açık deyişle TC gerçeğine dönersek, haksız, hukuksuz bir savaş yürütülüyor, Kürdistan’da.

Haksızlık, savalın dibacesinde (temelinde)dir. Çünkü Kürtler, ülkelerinin yerlisi, öteki işgalci olduğunu ağzıyla tescil edip, "ben orta Asya'dan geldim" diyor ve bu söylemle, başında zindancı kesiliyor. Zindancının kamçı şaklatmasıyla Kürdün hakları, özgürlükleri gasbedilip esir alınıyor.

Kürtler, yüz yıldan beri kendi yurtlarında esir. Bu, insanlığın bir damarının kesik olması demektir. Kürtler, yüz yıldan beri kollarını saran, ağzına tıkaç olan zinciri koparma mücadelesi verdikeri için dövülüyor, sövülüyor, kurşunlanıyor, diri diri yakılıyorlar. Kürtlerin, ülkesi ateşe veriliyor…

Sözüm sizedir kadını, erkeği, genci ve ihtiyarı, sosyal kat ve katmanıyla işçi, köylü, burjuvasıyla Türk!..

İnsan olmanın ilk şartı da zulme, her türlü haksızlığa "hayır" diyebilmektir. En başta da onun, bunun çıkarı, kanla beslenenlerin gıdası savaşa hayır diyebilmek…

Bugün değilse ne zaman?

Ve siz doğuran, eş olarak seçen kadınlar!

Bakın, Amerikalı kadınlar Irak, Rus kadınlar da Çeçen savaşına bu değeri yere göğe haykırarak sokaklara çıktılar. Amerikalı kadınların çocukları, bugün artık, Ortadoğu çöllerinin ölüleri değil…

Ya siz? Yeri geldiğinde, insanlık da sizde ama, her şey sözde…

Kürt kadınlar yıllardan beri, insanlık derdiyle, sokaklarda çığlık çığlığa.

Onlar savaşa karşı, sizin nezdinize, meydanların yalnız gezginleridir. Coplanırken, zehirli gazlara boğulup tutuklanırken, seyirci bile değilsiniz.

Ayıp değil mi?

En acısı, sevdiğini ölüme gönderen, çıkar hasadı için cenazenin başına dikilip, acınla eğlenircesine "mutlu ol, o cennete gitti" dediğinde, "biraz da sen mutlu ol" diyeceğine, ona şükranla gülümsüyor, alkışa duruyorsun…

Başkasının ölümüyle alay edip, ondan çıkar derme demiyorum, yine de…

Bu ne biçim iş? İnsani olarak, bu manzaranın izahı ne? Daha doğrusu izah var mı?

Sözün kısası, kadını, erkeği, genci ve ihtiyarı, sosyal kat ve katmanıyla işçisi, köylüsü, burjuvasıyla Türk!..

Birileri kendi çıkarı, açık deyişle bu dünyada cenneti yaşamaya devam için savaşın körüğünü çekiyor. Kayıp verenler tebaa, reaya teslimiyetiyle sessiz…

Oysa, önce birey, bireyden giderek halk olmak devrimdir. İnsan oğlu-kızı bu devrimi yaşıyor da, ya sen?..