
Şair ve şiir gözlerini kaparsa…
Kadri Alkoç, 1972 yılında Amed’in bir köyünde doğdu. İlkokul yıllarında Türkçe bilmediği için yaşadığı zorluklar ve bu yüzden gizli gizi ağlamalarını hatırlıyor. Tüm Kürtler gibi “okumayı, okula gitmeyi” hiç sevmemiş Alkoç ve sonunda peş peşe iki yıl sınıfta kalınca okulu bırakmayı babasına kabul ettirmiş ve bırakmış okulu. Sonrasında bunalımları, arayışlarıyla gençlik ve arayışların en anlamlısı “onurlu yaşama” arayışın sonunda zulüm, acı, korku, direnç ve zindan gelmiş. Alkoç, zindanı, soğuk duvarları anlatmak istemedi; zindana dair ne anlatsa, ne kadar anlatsa eksik kalacağına inanıyor çünkü.
“Bir ömürdür kaldığı” hapishanede birçok öykü, deneme, şiir ve senaryo yazan Alkoç’un birkaç ay önce bitirdiği, Amed’in Qırıx’larının yaşamını konu alan romanı şu an gözden geçiriliyor. Yıllar önce bitirdiği “Med Şövalyesi” isimli destan çalışması ise Aram’dan yayınlanmayı bekliyor. Halen Adıyaman (Semsûr) E Tipi Cezaevi’nde olan Kadri Alkoç’la, hapishaneden hapishaneye, şiir üzerine söyleştik. Ancak o, şair olmadığını söylüyor, ısrarla. Ben de bu yüzden ona “şair”, dememeye dikkat ettim. Ama bence siz, ne bana, ne de değerli Alkoç’a kulak asın ve söyleşiyi okuduktan sonra kendiniz karar verin, Alkoç şair mi değil mi diye.
B.ADANIR: Önünüze boş bir kağıt ve kalem konsa, şiire dair düşündüklerinizi yazmanız istense, neler yazarsınız?
K.ALKOÇ: Baştan, şair olmadığımı, şiirden de öyle anlayan biri olmadığımı söyleyeyim. Ama şiir için “yazanın kendini avutması, ayakta tutması, direnmesi, haykırması, ağlaması ya da teslim olması” derim. Bir yerde okumuştum; “şiir, kendini öldürme tavrıdır. Ama ölümün en güzeli ve romantiğidir” deniyordu. Olabilir, belki de öyledir; “kendini öldürme ve yaratma.” Halkların zulme karşı direnişinin yanında olan, şiirleriyle bu direnişi anlatan şairlerin çoğu ya kurşuna dizilmiş ya işkencelerde katledilmiş ya da sürgün edilmişlerdir. Sürgün edilenlerin çoğu da, çok uzak diyarlarda, yarım kalmış özlemlerin acı izleriyle hayata gözlerini kapamışlardır. Görüyoruz ki şiir, bir tavır ve yaşam biçiminin ifadesidir.
Şairler münzeviliği mi sever? Yalnızlık-şiir-hakikat bağlamında şiir için, şair için neler söyleyebilirsiniz?
Bu konuda da farklı görüşler var. Bence münzevilik şairin tavrı veya yaşam biçimi olmamalıdır. Çünkü anlatabilmek için görmek, yaşamak, ortak olmak, paylaşmak gerekiyor. Toplumla, doğayla haşır neşir durur, gözlemler yapılır, acılar çekilir, sevinçler yaşanır, paylaşılır ve bir vakit sonra zamanıdır, deyip kendinize yalnız kalma fırsatı sunulur. Ama bu, yaşamdan bir kesit olmalıdır. Yoksa münzevilik, zalimin yaptıklarına sessiz kalmak, zulmü onaylamak olur.
Son birkaç yıldır elime aldığım çok şiir kitabını sonuna kadar okuyabildim. Çünkü dili çok basitleşmiş, çok kolay şiir yazılabiliyor. İnsan bu şiirlerin içinde kendini bulamıyor; sadece yazarın birkaç soğuk, duygucu veya hayal kırıklığı ya da yarım yamalak sevinciyle karşılaşıyoruz. Yaşamdan, gerçeklikten kopma var şimdiki şiirin dilinde. Hakikat bağlamında da benzer şeyler söyleyebiliriz: Bilge’nin “hakikat aşktır, aşk özgür yaşamdır” deyişinden hareketle şiir, hakikatin dili olmalı, diyebiliriz. Şiir, hakikati aramalı-anlatmalı, sınırları zorlamalı, itiraz etmelidir. Çünkü şiir çıplak ve yakıcı gerçekliğin ta kendisi olma eğilimindedir. Hemen her şeyin yarım yaşandığı bir coğrafyada dünyada yarım kalmışlığın yaralarına, yanıklarına ancak şiirin hakikat dili biraz merhem olabilir. Yalnız şunu unutmamak lazım; “bir şeyi kelimeler kadar yaşayıp, hissedebiliyorsan, belki o zaman ben de gerçekliğin içinde saklı bir parçayım” diyebilirsin. Yani ifade etme ile yaşama hakikatle yan yana getirilmeli. Hakikat, yüreğin gözleridir. O yüzden sırtını dönüp, gitmekle ondan uzaklaşılamaz, o inkar edilemez, reddedilemez. Eğer şair, şiir, kaparsa gözlerini, o zaman kendini kurşuna diziyor demektir, hem de yalanın, zulmün mermileriyle.
Şiirin, insanlığın temel zihinsel süreçlerindeki (mitolojik, dinsel, felsefik, bilimsel) yerini değerlendirebilir misiniz?
Doğanın dili şiirse, tüm tarifler, gelişmeler de şiirseldir. Okuduğum tüm mitolojik kitapların, yine kutsal kitapların dili şiirseldir. Demek ki etkileyen-etkin dil şiir dilidir, şiir hep vardır. Zekanın gelişimi, insanın doğayı tanımasıyla, doğanın dilini, tepkilerini öğrenmesiyle gelişmeye başlar. İlk insan, nehirlerin taşmasını, şimşeklerin çakmasını, yağmurun yağmasını izliyor, izledikçe kavrıyor, kavradıkça zihin dünyası genişliyor. Yani insan doğadan öğreniyor. Bu yüzden doğayla iç içe yaşayan insanları etkilemek için doğanın dilini konuşmak gerekir ki önderler, peygamberler bu dili konuşmuşlardır. Bu dil, bozulmaya, çürümeye karşı direnen ahlak ve kültürdür. Bu yönüyle şiir, kirlenmeye karşı direnen beyin ve yürektir. Kapitalist modernitede beyin ve yürek teslim alınmıştır adeta. Çok satan kitapların konularına bakın, ya macera, ya erotizm. Reklam, para kazanma hırsı edebiyatın canına okumuştur. Bizde de şiirler, “aşk, sevgi, özlem” üzerine kuruluyor. Yanı başlarında vurulan gençlerin, çocukların öykülerinin şiir diliyle anlatma gereği duymuyorlar, duysalar bile anlatamıyorlar; çünkü “piyasa”dan çok fazla etkilenmişler. Basit ve sahte konuları, yine basit ve sahte imgelerle eğilimi revaçta.
Son olarak bir keresinde ‘isim çok, şair yok’ demiştiniz. Neden? Ve ‘şair’ deyince ilk hangi isim/ler geliyor aklınıza?
Başta söylemiştim, şair değilim ben. Dolayısıyla şaire bir tarif getirmek benim işim değil. Ama madem sormuşsun, şöyle bir cevap vereyim; dilini, yüreğini, kalemini ortaya koyan, halkının, halkların acısını çeken, yeri geldiğinde onlarla omuz omuza direnendir şair. Paylaşarak büyüyeceksen, bunu önce sanatçılar, sanatçılar içinde de şairler yapmalı. Çünkü şair en hassas, duyarlı, asi ve direngen olandır. Ve şiir başkaldırı ve isyansa, şair de başkaldıran, isyancı olmalıdır. Masa başı, içki sofrası “şair”leri modaydı bir zamanlar. Saç-baş dağınık, elde sigara, masada içki ve bunun adına şairlik deniyordu. Bunlardan hala da var sanırım. Bunlar için hiç olmazsa, iktidara boyun eğmeyen, iktidar da olmayan, yaşamın zevklerinden kopmayan Hayyam gibi olsunlar bari diyorum. İsim vermem gerekiyorsa; Ahmed Arif ve Adnan Yücel’i söyleyebilirim kuşkusuz; duvarların ardında onların eserlerini okuma imkanımız pek olmadığı için isimlerini sayamıyorum, affetsinler.
Şiirin cinsiyeti varsa dişil olmalıdır
Şiirin cinsiyetinden söz edebilir miyiz? Erilliğinden, dişilliğinden... Bir de şiir duygusal akıldan mı, analitik akıldan mı beslenir?
Şiirin cinsiyeti var mı, yok mu, bilmiyorum. Ama eğer şiiri hakikatin dili olarak tanımlıyorsak, şiir, dişil olmalıdır. Çünkü doğuran, büyüten, acıyı ve sevinci en içten hisseden ve yaşayan, hem en güzel ifadedir, hem de en iyi ifade edicidir. Erkek savaşçı ve bencildir... Bu bağlamda “şiir, erildir” dersek, hakikati yaralamış oluruz; doğadan kopar, içimizi kirletir ve en kötüsü, bunu gerçeklik olarak kabul etmiş oluruz. Diğer yandan şiiri doğanın dili olarak kabul edersek, -ki ben öyle kabul ediyorum- şiirin, kaynağını duygusal zekadan aldığını söyleyebilirim. Rüzgarın, suyun, ağaçların, tohumun, toprağın, kuşların sesini analitik zekayla ne duyabiliriz ne de anlayabiliriz. Analitik zekayla doğanın ruhunu okumaya imkan yok!
Doğayı kırıma uğratan, çığırından çıkmış, ahlaktan kopmuş bir zeka doğanın dilini konuşabilir mi hiç? Dikkat edin; maneviyatı güçlü, dağlı halkların dili şiirseldir, akıcıdır, melodiktir. Oysa kentlilerin, analitik akılla yazılmış şiirleri sıkıcıdır. Son dönemlerde yazılmış şiir kitapları da -maalesef- öyle. Halife, Leyla’ya sorar, “Sen misin Mecnun’u öyle perişan, öyle deli eden? Görüyorum ki sen seçkin, güzel değilsin. “Leyla der ki, “Sen de Mecnun değilsin.” Mecnun görendir, özgür düşünendir. Leyla, Mecnun için dağdır, ovadır, ormandır, topraktır, yurttur. Oysa halife için Leyla sıradan, gecelik bir kadındır. Ehmedê Xanî’nin Mem û Zîn’de anlattığı aşk, dostluk, fedakarlık öyle sıradan bir bakış açısıyla görülemez. Feqîyê Teyran, yazdıklarına doğayla, canlılarla hayat ve alem veriyor. Melayê Cizîrî de öyle. Evdalê Zeynikê turnayla konuşuyor. Bu bağlamda, doğadan kopan insan, tümden olmasa da, duygularından kopmuştur, diyebiliriz.
BEDRİ ADANIR / Diyarbakır D Tipi Cezaevi