Tarihsel gelişim süreci toplumsal ve sosyal nicelik ve niteliksel gelişmelerle bugünkü aşamaya geldiğine dair çok ciddi veriler vardır. Sosyal bilimler, bu gerçekleri çok daha somut olgularla ortaya koyduğunu da gayet iyi biliyoruz. Hiç kuşkusuz ki bu gelişmeler belli bir çelişki ve çatışmanın sonucu olarak ortaya çıkarttığı bazı ‘tarihi’ kavşaklar vardır. Bu kavşaklar, bu süreçlerin en fazla hareketlenme ve yoğunlaşmanın yaşandığı dönemler olmaktadır. Çelişki ve çatışmanın, dolayısıyla ‘kavşağı aşma’nın da en derin halini oluşturmaktadır.
İşte bugün genelde dünya, özelde ise Ortadoğu bu önemli kavşaklardan birisini oluşturmaktadır. Dünyanın içerisine girmiş olduğu siyasi ve iktidarsal bunalım, bugün en somut ve en derin hali Ortadoğu’da hayat bulmaktadır. Bunun da en sıcak ve somut ifadesi, Kürdistan gerçekliğinde anlam görmektedir.
“3. Dünya savaşının en yalın hali Ortadoğu’da görülmektedir” belirlemesi, yabana atılacak bir belirleme değildir. Gerçekten de bugün Ortadoğu’da adeta 3. Dünya savaşı verilmektedir.
Irak’a, Libya’ya, Afganistan’a, Kürdistan’a ve Ortadoğu’nun diğer bölgelerine atılan bombalar, kullanılan kimyasal silahlar, sevk edilen askerler, vurulan, öldürülen, katledilen insanlar dikkate alındığında bir dünya savaşının çok şiddetli bir biçimde sürdüğünü izah etmeye bile gerek yoktur. Hiç kuşkusuz ki bu savaşın orta yerinde yer alan Kürdistan’dır. Kürdistan’ın dört parçasında şu veya bu biçimde sürdürülen savaş ve bu savaşın açığa çıkarttığı bilanço oldukça yüksek olduğunu vurgulamaya bile gerek yoktur. Irak’taki Kürtler belli bir statüye kavuşsa da, İran, Suriye ve Türkiye’de yaşayan Kürtlerin hala inkar edilmesi, var olan savaşın devam edeceği ve dolayısıyla 3. Dünya savaşının da daha derinleşeceği anlamına gelmektedir. Demek ki Ortadoğu’da ve Kürtlerin yaşadığı bölgelerde Kürt sorunu çözülmediği sürece hem kriz ve bunalımın, hem de huzursuzluk ve savaşın devam edileceği görülmektedir. Gelişmeler, siyasal süreç ve Kürtleri kendi aralarında parçalayan devletlerin inkarcı yaklaşımları bunun böyle olacağını gösteriyor.
İran, Suriye ve Türkiye‘nin bu iki ülkeyle yaşamış olduğu sorunlar olsa da, sonuçta Kürt sorunu konusunda hemfikirdirler. Zaman zaman farklı kulvarlarda bulunsalar da, Kürtlerin tasfiye edilmesi konusunda aynı politikayı savunmaktadırlar. Türkiye’nin son yıllarda Beşar Esat’ın tasfiyesi konusunda ABD ile aynı kulvarda yer almasının nedeni de, ortaya çıkan boşluktan Kürtlerin belli bir statüye kavuşmaması içindir.
Bir de Ortadoğu’nun yeniden yapılandırma konusunda ABD’nin temel talebinin olmasıdır. Türkiye bu iki nedenden dolayı Beşar Esat’ın tasfiye edilmesinden yana olduğu gibi, bu konuda da birinci derecede rol oynamaktadır. Suriye’ye müdahale ederek, olası bir Kürt statüsünün ortaya çıkmasını engellemeyi amaçlamaktadır. İran’a karşı tutumu da aynı nedenlerden dolayıdır. Kürt Federal Devletine ve Barzani’ye dönük ’esnek’ yaklaşımı da, PKK’nin tasfiye edilmesine dönük geliştirdiği bir politik tutumdur. Barzani’yi yanına alarak, mevcut Suriye ve İran yönetimini tasfiye ederek, ABD ile birlikte olası bir Kürt statüsünün ortaya çıkmasını engelleme çabası içerisindedir.
Türkiye, Ortadoğu’nun en saldırgan, en inkarcı, en kışkırtıcı ve en fazla katliamcı bir politika izleyen konumunda olmasına rağmen, barışçı bir pozisyona girmesi, elbette ki iki yüzlü bir karektere sahip olmasındandır. Oldukça saldırgan, suçlu ve aynı zamanda da kendini haklı gibi gösteren Türk devleti, bugün Ortadoğu’da hem en fazla savaştan yana olan, hem de en fazla inkarcı ve imhacı bir devlet konumundadır.
Ancak bir başka gerçeğin altını da çizmek gerekiyor: Ne Kürtler, ne de Kürt hareketi eskisi gibidir. Her ikisi de birleşerek, bütünleşerek ve tek irade halinde örgütlenerek belli bir politik, askeri ve sosyal kulvarda buluşmuşlardır. İdeolojide katı olmayı esas aldığı gibi, politikada ise son derece esnek davranmaktadır. Uluslararası politik argümanları dikkate aldığı gibi, kendi duruşunda da oldukça ısrar etmeyi esas almaktadır. Taviz verme kadar, temel haklarını isteme ve almada da oldukça ısrarlı davranan Kürt hareketinin gelinen aşamada tasfiye olması, ya da yenilip marjinalleşmesi mümkün görünmüyor. Kürtlerin büyük bir kesiminden destek alan PKK hareketi, önümüzdeki dönemde daha da gelişip güçleneceğine dair çok ciddi emareler bulunmaktadır. Son aylarda HPG, askeri gücünü yeniden devreye sokması, herkesi şaşkına çevirdiği gibi, PKK’nin gerçekten de iyi tanınmadığı da bir kez daha açığa çıkmıştır.
AKP ve Tayyip Erdoğan’ın tam da ’bitirdim’ ve ’artık Kürt sorunu da PKK sorunu da bitmiştir’ dediği bir zamanda askeri alanda büyük darbenin alınması, PKK’nin bir kez daha yenilmesi oldukça zor bir hareket olduğunu göstermiştir. Tüm bunlara rağmen ABD’nin, Güney üzerinden devreye sokmaya çalıştığı PKK’nin etkisizleştirilmesi projesi hala gündemdedir. Bazı Kuzeyli Kürt şahsiyet ve siyasetçilerinin ’ilginç’ açıklamaları, bu konsepti besleyen bir yaklaşım olsa da, sonuçta ya Kürt sorunu doğru temelde çözülecek, ya da savaş tüm hızıyla devam edecektir.
Hangisinden yanasınız? Doğru bir çözümden mi, yoksa kanın akmasından mı?

fuatkav@hotmail.com