• Tıpkı Bir Yaprak Gibi, ‘primat’, ‘konumlu bilgiler’, ‘siborg’, ‘teknobilim’ gibi kavramlarla konuşan, feminizm-bilim ve siborg-beden ilişkisini yeniden düşünmeyi öneren Haraway’in özel yaşamından, teoloji ile ilişkisinden eylemciliğine, üniversite deneyiminden öğrencileri ile ilişkisine, biyolojiden vampir kültürüne kadar çeşitli yaşam kesitleri ve meşgaleleri hakkında tatlı tatlı anlattıklarından oluşuyor.

ZABEL MİRKAN

“Erkek emeğinin sömürgeci tarım amacıyla çekilip alındığı nüfusun beslenebilmesi için gerçekleşen bütün bitki, şeker, mayok göçünü izleyin. Modernite tarihini genlerin taşınması tarihi olarak da yazabilirsiniz. Aslında ‘Mütevazı Tanık’ta bahsettiğim teknobilimsel hücrelerin her birini –beyin, çip, gen, fetüs, bomba, ırk, veritabanı ve ekosistem– ele alıp modernitenin tarihini yazabilirsiniz.”

Donna J. Haraway teknobilim, antropoloji, feminizm, felsefe, zooloji gibi kimilerine göre birbirinden apayrı disiplinleri bir arada düşünebilmenin kaygısını güden Amerikalı feminist bir düşünür. Hâlâ Kaliforniya Üniversitesi’nde (Santa Cruz) profesör olarak görev yapıyor ve söz konusu üniversitenin Bilinç Tarihi Programı'nın eski başkanıdır.

Her şeyden önce teknolojinin/makinelerin bir yandan büyük bir iyimserlikle selamlandığı ama bir o kadar da insanlar için dışsal olarak konumlandırıldığı bir çağın içerisinde sıra dışı bir düşünme pratiğini tartışmaya açan Haraway, Siborg Manifestosu ile kendisini izleyen bütün o “insan sonrası” literatürün yolunu açarak devrimci bir çıkış yapmıştı.

Haraway’in “siborg” figürü ve “yoldaş türler” düşüncesi, teknoloji dolayımında yaşanmakta olan dönüşümü, insan ve doğa ilişkisini göz önünde bulundurarak değerlendirmeye yönelik önemli katkı sunuyor.

Yaşam biçimimizi dönüştürdü

Haraway’in 1985’te yayımlanan Siborg Manifestosu ile giderek kullanımı yaygınlaşan siborg terimi, ilk kez Manfred Clynes ve Nathan Kline’ın 1960 tarihli “Cyborgs and Space” başlıklı makalesinde yer alır. Clynes ve Kline’ın makalesinde siborg, uzay yolculuğuna ve uzaydaki yeni bir ortama uyum sağlamak üzere makineyle melezlenerek bedensel işlevleri geliştirilmiş insana işaret etmek için kullanılır. Haraway ise siborgu şöyle tanımlar: “Siborg, sibernetik bir organizmadır; bir makine-organizma melezi, kurguya olduğu kadar gerçekliğe de ait bir yaratıdır. Benim bakış açımdan, siborg birçok şeyi bünyesinde toplayan bir figür ve İkinci Dünya Savaşı sonrası tekno-bilimsel kültürlerin, enformasyon bilimleri ve biyolojik bilimler tarafından derinden biçimlendirildiği bir yoldan geliyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında hali hazırda yapılmakta olan ve son elli yılda derinleşen ve yaşam biçimimizi daha derinden dönüştüren bilişim ve biyolojinin patlaması sonucunda ortaya çıkmış bir figür bu.”

Thyrza Nichols’un kendisiyle yaptığı söyleşiden oluşan “Tıpkı Bir Yaprak Gibi” kitabı, Şubat 2020’de İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Türkçe çevirisini üstlenen ise yine buradan feminist bir akademisyen olan Aksu Bora. Şüphesiz bu çok şey ifade ediyor, çünkü Haraway’in verdiği referanslara Aksu Bora çevirmen notu olarak son derece açıklayıcı dipnotlar düşüyor.

Bayan Moses ve Roland

Kitap, Nichols’un Haraway’in evine girmesiyle açılıyor. Her yanı çiçeklerle dolu olan bir evde tüm canlılar için bir yaşam alanı oluşturulmuş. Haraway’in birlikte yaşadığı kedi ve köpekler Nichols’un ilgisini çekiyor. Kedisinden “Bayan Moses” diye bahseden Haraway, artık yaşlandığı için mamasını neredeyse odasına servis ettiğinden bahsediyor. Aynı şekilde köpeği Roland’a eve gelen yabancıyı karşılaması konusunda rahatlatıcı telkinler veriyor. Bu noktada Nichols devreye girerek şöyle diyor: “Yaşam alanını paylaştığı insan olmayanların ihtiyaç ve âdetlerinin fena halde farkında olarak, onlardan ‘baskın davranış, ‘saldırgan itki’ gibi terimlerin geçtiği bir dille bahsediyor. Sadece birkaç dakikadır buradayım ama içine girdiğim dünya, bitkilerin peri masalından çıkmış gibi durduğu, hayvanlara evlat gibi davranıldığı bir dünya.”

Sıradan ve kolay değil

Zooloji, felsefe ve edebiyatta üç ana dal yapan Haraway’in kişisel yolculuğu sandığımız gibi sıradan veya kolay değil. Şu an dünyasının merkezinde biyoloji ve adil bir dünya kavrayışı olsa da antikomünist bir ailede, sıkı bir katolik olarak yetiştirilmiş Haraway. Haraway’in bilime ve felsefeye olan merakı, dayısının Cizvit bir arkadaşı sayesinde perçinlenmiş. Bu sayede henüz 13 yaşındayken Aquinalı Aziz Thomas’ın doğal hukuk kavramı üzerine okumaya başlamış. O zamanlar okuduğu şey hakkında bir fikri olmasa da sonraki yıllarda üzerindeki etkisini görmüş okuduklarının. Üniversite yıllarında ailesinden ayrılan, zaten öncesinde de annesini kaybeden Haraway, bağımsızlığını bu sayede elde etmiş.

Üniversite yıllarında içlerinde siyahların, feministlerin ve queerlerin olduğu bir grup insanla komün hayatı yaşamış. Söyleşi-kitapta ilk gençlik yıllarından, ilk çalışmalarını yaptığı dönemlere kadar kişisel yaşamına dair de her şeye değinen Haraway, Siborg Manifestosu’nu yazma sürecinden de bahsediyor, ki bu hayli keyifli. Çünkü aslında Haraway’den istenen sadece bir yazıymış. 1982 yılında Socialist Review’ın editörleri ondan Reagan yıllarında sosyalist feminist öncelikleri beş sayfada yazmasını istemişler. Ve böylece ortaya Siborg Manifestosu çıkmış.

Irk, cinsiyet, sınıf tartışmasının merkezinde

Doğadan devşirilen argümanların ırk ve cinsiyet tartışmalarında ve dolayısıyla da sınıf tartışmalarında merkezi bir yerde durduğunu söyleyen Haraway, bu bağlamda Jane Goodall’dan ne denli etkilendiğini anlatmadan geçemiyor. Kendisi de kuyruksuz maymunlara hayran olan Haraway, Goodall’ın sıkı takipçilerinden biriymiş.

Biyolojiye dair problemleri metaforlar üzerinden ele almasıyla tanınan Haraway, kitapta aralarında Derrida ile benzerlik kurmalarına da değinerek şöyle diyor: “Hayır, benim anladığım kadarıyla Derrida ve ben tamamen başka gezegenlerdeyiz. Bana Derrida okuyup okumadığımı soruyorlar ama ben hiç ilişki kuramıyorum. Çalışmasının büyük kısmını beğeniyorum ama benim için hiçbir zaman çok önemli olmadı. Gayatri Spivak’ın çalışmasının önemi daha büyüktü, çünkü o yapı sökümcülüğü ırkçılık karşıtı feminist teoriyle birleştiriyordu.”

Aydınlatıcı ve eğlenceli

Tıpkı Bir Yaprak Gibi, “primat”, “konumlu bilgiler”, “siborg”, “teknobilim” gibi kavramlarla konuşan, feminizm-bilim ve siborg-beden ilişkisini yeniden düşünmeyi öneren Haraway’in özel yaşamından, teoloji ile ilişkisinden eylemciliğine, üniversite deneyiminden öğrencileri ile ilişkisine, biyolojiden vampir kültürüne kadar çeşitli yaşam kesitleri ve meşgaleleri hakkında tatlı tatlı anlattıklarından oluşuyor.

Haraway’in düşünsel ilgilerinin beslendiği kaynakları ve o kendine has akıl yürütme biçimini takip edebilmek için aydınlatıcı ve bir o kadar eğlenceli bir söyleşi.