
Bütün dünyanın gündemi Covid-19 virüsü, haliyle. “Bütün gerilimlerimize, düşmanlıklarımıza, ayrımlarımıza rağmen, insanlığın ortak bir tehdit altında olması nedeniyle” diyebilmeyi çok isterdim. Birbirimize değilse bile türümüze bir güven duyabilmeyi… “Hepimiz ortak bir tehdit altında olduğumuz için hepimizin gündemi kaçınılmaz bir biçimde Covid-19 virüsü oldu” diyebilmeyi de. Çünkü hiç olmazsa bir sorun karşısında ‘insanlığın’ bir ortak yanıtına değilse bile, en azından bir ortaklaşa tehdit algısına işaret ederdi bu. Ama kabul edelim, insan türü olarak, hiçbir şeyde olmadığı gibi, bu türlü tehditlerde de ortaklaşamıyoruz. Çünkü insanlığın ortak değerleri öyle pek kimsenin umurunda değil, herkes yalnızca kendi biyolojik yaşamının telaşına düşmüş durumda büyük oranda. Yani temel gündem haline gelen bu devasa salgın bile insanlığın ortak bir paydasına kaydedilemiyor. Kimin insan olduğu, kimin olmadığı hususundaki ‘egemen karar’ yine iş başında; bazen dolaysızca, bazen de dolaylı olarak iş başında.
Bu kararın düzeyinin biyolojik düzey olduğunu Michel Foucault çok önce saptamış ve düzeyin kendisini çözümlemişti. Ona göre modern iktidar teknikleri, temelde hayatta tutmaya, hayatta tutarken de ruhu ele geçirip yeniden yapılandırmaya dönük stratejiler içeriyordu. İnsanın biyolojik canlılık durumunu yönetebilir olmaktı bu. Sonrasında iktidar stratejileri, bu biyolojik bağlama ölüm bağlamını da eklediler. Artık kimin ölebilir bir varlık olduğunu da ‘kararın’ kendisine dâhil eden, yine egemen bir stratejiydi bu. Sadece hayatı değil, artık ölümün kendisini de yönetmek istiyordu bu devasa iktidar makinesi. Ölebilir varlıklar birer hayata da sahip olurlarken, ölümü elinden alınan varlıkların hayatları da hayattan sayılmıyordu böylelikle.
Edward Said, yıllar önce Filistinli yerlilerin durumunu tarif ederken ‘harcanabilirlik’ tabirini kullanmıştı. Bugün geldiğimiz noktada bu tabir bile yetersiz kalıyor. Çünkü ‘harcanabilir’ olmak da en nihayetinde bir ortak insanlık değerleri alanına gönderim yaparak anlamını buluyor. Yani aynı değer envanterine referansla kurulan bir değer ekonomisi içinde, harcanabilir olanlar, büyük paraların yanındaki bozuk paralar gibi olsalar da aynı değer havuzuna kayıtlı olarak düşünülüyorlardı; dolayısıyla Said onların payına biçilen ‘değersizliğe’ itiraz ediyordu. Çünkü her şeye rağmen, uluslararası kamuoyunun değerler envanterinde onların da en az diğerleri kadar değerli olduklarını savunabilecek bir zemin vardı. Bugün o da yok!
Bugün söz konusu olan şey, basitçe bir ‘gözden çıkarılmışlar’ durumuna işaret etmiyor. Bugün söz konusu olan şey, hayatlar ve ölümler üzerinde mutlak hüküm verebilir durumda olmaktır. Din ve devlet gerilimi konusunda antropolojik çalışmaları (Clastre, Gauchet, Bruhl vs.) izleyerek çizeceğimiz bir tarihsel çizgi, bizlere, Devletlerin artık büsbütün tanrılaştıklarını; ölümün dahi sahibi olmaya, ölümün yönetimini mistik, mitik ya da metafizik varlıklara bırakmayacak kadar çizginin diğer tarafını da yönetmeye talip olduklarını söyleyecektir.
Egemenlik icrası artık ölümle yaşam arasındaki sınırları belirleme stratejisini baş stratejisi haline getirmiş durumda. Dolayısıyla herkes, ortak bir insanlık değerlerine yönelmek yerine, salt biyolojik olarak hayatta kalmaya yönelen bir tutumun içerisine atılmış oluyor. Salt biyolojinin söz konusu olduğu yerde herkes ‘harcanabilir’ durumdadır çünkü. İnsanla insan arasında hiçbir siyasal bağın, hiçbir toplumsal bağın kalmadığı bir duruma işaret ediyor bu. Elbette bunlar Covid-19’la başımıza gelmedi; fakat temel stratejileri tam olarak bu biçimde oluşmuş bir toplumsallık biçiminin tam ortasına düştü Covid-19. Bütün insanlığı aynı derecede tehdit eden bir salgında bile ortaklaşamayacağımızı, bunu örneğin insanlık adına karşılayamacağımızı da hepimize göstererek… Klasik düşüncenin son büyük düşünsel mirası olan ortak insanlık nosyonu da böylece silinip gidiyor yeryüzünden.