"Abdurrahman Bey, Kürd ve Türk lisanile gazete çıkaracak ise de hurufatı ve mürettibi yoktur. Hurufatı Mancester'den ve mürettibi Marsilya'da Ermeni gazetesinin mürettibini elde etmeye çalışıyor. İsmi Nişan Sironyan'dır. Kulunuz min gayri had ve liyakat efendimizden bir emir alacak olursam hurufatının satışını tehir ettiririm. Yazıları birbirine karıştırıp nerede olduğunu iyice bilirim (...) 15 Temmuz 1900. Mihri kulunuz." (Ahmet Bedevi Kuran, İnkılap Tarihimiz ve Jön Türkler)
1913 Sinop sürgünlerinden olup Rusya'ya kaçan Ahmet Bedevi Kuran'ın hatırlarını okurken "Osmanlı'da oyun çok!" cümlesinin tarihteki rolünü bir kez daha anladım. Kendini "Mihri kulunuz" diye takdim eden muhbirin önerisine bir bilgi daha ekleyeyim ki derdin anlaşılsın: Fransa'da yayımlanan Meşveret, Abdülhamit'in diplomatik müdahalesiyle İsviçre'ye nakledilir. Ne var ki, Meşveret'in basıldığı matbaadaki Türkçe harfler, padişahın görevlendirdiği kulları tarafından satın alınır. "Harfsiz kalan" muhalifler Meşveret'i bir süre başka bir yöntemle çıkarır. "Tarihe bak anlarsın" cümlesinin "cuk" oturduğu hala yürürlükte olan bu tür bilgilere bakarak, yakın ve uzak tarihi, "halkların, dillerin ve sözün bastırılması" olarak özetleyebiliriz.
Tarih, zor, inkar ve asimilasyonla bastırılmaya karşı isyanlar silsilesiyse, Kürtlerin, siyasal, sosyal ve kültürel olarak Ortadoğu'da kurucu özne olarak zuhur etmesi, tamıtamına "bastırılanın geri dönüşüdür." Bastırılma hikayesine maruz kalan halklardan biri Filistinli Araplardı. Filistin'le ilgili "halkı olmayan topraklar", "yurtsuz bir halk için halksız bir yurt" gibi "yüksek mecazlı!" tanımlar, var olanı bir tür "görünmez kılma" çabalarıydı. Fotoğrafçıların görevi, Filistinli Arapları, İsraililer gibi giyinip onlara benzetilmek koşuluyla kamera karşısına çıkarmaktı. İsrail Krallığı'nın yeniden kurulmasına ilişkin İncil'deki kehanetleri onaylayanlara fotoğrafta görülme izni vardı. İsrail yurttaşı Yizak Hayutman bir konferansta, "Filistinliler yurtlarına dönmek istiyorlarsa geçmişi hatırlayarak 'kendilerini İsrailli ilan etmeleri' gerektiğini" söyleyince, Kudüs'ün Lifta banliyösünde doğmuş ama 1958'den beri Amman'da "sürgün", olarak yaşamak zorunda kalan Filistinli Sosyolog Sari Nasır onu şöyle yanıtlar: "Ben bir Filistinliyim. Kudüs'te doğdum. Filistinli olmaya başlıyordum ki, beni 'ülkesi olmayan biri' diye çağırmaya başladılar. Bana 'mülteci' dediler. Ondan sonra ise devletsiz kaldım. Sonra Suriyeli, Ürdünlü ve daha neler neler oldum. Sonra bana 'terörist' demeye başladılar. Bu gün Profesör Hayutman'dan öğreniyorum ki, aslen Yahudiymişim."
"Bastırılma" meselesini devletin fiili olarak algılayıp, "halkı" güzelleyip dışında tutmak yanlış bir tarih-politika algısıdır. Zulme ortak olanların masumiyetinden söz edilemez; tarihsel ve siyasal suçlar, dinsel ve etnik referanslarla Türkçülüğü yeniden üreten partilere indirgenemez. Temel mekanizma, "kötülüğün sıradanlaşarak" kolektif bir kötülük" olarak "halk/ulus" tarafından devralınıp yeniden üretilmesidir. Önümüzdeki yıllar, "sıradanlaşan kötülüğün", "sıradan halk" tarafından daha çok devralındığı bir süreç olarak yaşanabilir. Bu tehlikeye karşı görev ise, özellikle Batı'da toplumsal bir özne/dinamik inşasıdır. Hal böyle olunca, HDP'nin muhalif dinamiklerle birlikte "oy"un ötesinde bir meşruiyet inşasıdır. Bu meşruiyeti yeniden üretmek için; politik söylem, taktik ve stratejiler dahil eskiyi aşan yeni bir dil ve pratik gereklidir. Geri dönen veya henüz dönemeyen tüm bastırılanlarla özgürlükçü temelde yeni bir muhalefet oluşturmadan, "sıradanlaşan" ve toplum içine nüfuz eden "kötülüklerle" ve "kötülerle" mücadele etmek bir yere kadardır.
Muhtaç olduğumuz kudret, tarihte ve coğrafyada mevcuttur...