
Sykes-Picot Anlaşması, bu yıl iki sebepten ötürü ciddi anlamda gündem oldu. Birinci sebebi, Suriye ve Irak'taki devlet yapılarının tartışmaya mahal bırakmayan çöküşü ve anlaşmanın 100. yılı vesilesiyle dünya siyaset arenasında verili sınırların değişebileceğine ilişkin yaygın kanıların olması. Diğer adıyla, Kürdistan meselesinin tüm hışmıyla zuhur etmesi. İkinci sebebi ise, AKP'nin bu anlaşmayı tartışma konusu haline getirme arzusuydu. Tüm dünyanın tartışma biçiminin aksine, emperyalistlerin Osmanlı topraklarını nasıl "hunharca" parçaladığına ilişkin bir siyasi drama sahnelendi Türkiye'de. AKP'liler dışında bu dramaya üzülen olmadı. Bu "drama"nın yazıldığı değil yaşandığı zamanlarda, yani I. Dünya Savaşı sonrasında da baskıcı Osmanlı'nın parçalanmasına devletin sahipleri dışında pek üzülen olmamıştı. Kim bilir, belki de AKP parti-devleti geçmişe değil bugüne ağladı; o sırada Suriye haritasına bakıyorlardı ve yıllardır cihatçı örgütlere yaptıkları yatırımların nasıl berhava olduğunun hüznünde boğuldular.
Antikolonyalizm, Baas ve çürüme
Her ne kadar 1916'da yapılan Sykes-Picot paylaşım planı, izleyen yıllarda bölgesel sınırlar ve egemenlik sahaları bakımından önemli değişiklikler geçirmiş olsa da, bu anlaşmanın 100 yıldır Ortadoğu üzerinde dolaşan bir ruhu vardı. Bu sömürgecilik ruhunun özü şuydu: Ortadoğu halkları kendilerini yönetemezler ve Ortadoğu'nun kaynakları Ortadoğululara bırakılamayacak kadar ciddi bir konudur. Bu sömürgeci ruh ciddi yara almadan II. Dünya Savaşı sonrasına kadar ete kemiğe bürünmüş şekilde Ortadoğu'ya hakimdi. Bu ruha ilk darbe, Soğuk Savaş Dönemi (1945-1991) sonrası bağımsızlık mücadeleleri ile vuruldu. Klasik sömürgecilik geri çekilirken, yeni ulusal solcu bir toplumsal öznellik, yani kapitalist hegemonyayı elinde tutan güçlerden özerkleşmeye eğilimli önemli bir girişim ortaya çıktı. Bu yeni öznenin öncüsü; Sovyetler'in gölgesinde, Batı karşıtı, Arap milliyetçisi, toplumu modernleşmeye çağıran ve ordular içerisinde örgütlenmiş genç adamlardı. İran'dan Mısır'a, Irak'tan Suriye'ye uzanan yeni bir siyasi proje ortaya kondu: Az gelişmiş ülkelerde refah toplumuna dayalı devlet kapitalizmi. Bu model, kendi nihai yıkımını kendisini inşa ederken kurmaya başlayan siyasi-ekonomik bir modeldi. Bu modelin bir türevi olan Baasçılık, hem Irak hem de Suriye'de eski solun takip ettiği "önce devlet aygıtını ele geçir, sonra toplumsal/siyasal dönüşüm yap" stratejisiyle iktidara geldi. Baas rejimleri, devlet aygıtını halk destekli darbelerle ele geçirdi ama dönüşüm yapamadılar. Hızlı bir şekilde çürümeye başladılar. Çürüme üç boyutluydu: Demokrasi yoksunluğuna paralel bürokrat-burjuva sınıfın oluşumu, katı merkeziyetçilikle sürdürülen uzatmalı suni denge hali ve ezilenler siyasal ittifakının hiç kurulamamış olması. Sömürgeciliğin revize edildiği bu model, Soğuk Savaş bittiği andan itibaren kaçınılmaz sonunu geciktirmekteydi. On yıllar süren baskı, şiddet ve katliam dalgaları ile ayakta kaldılar; lakin 2000'li yıllara gelindiğinde dış müdaheleler ve Arap Baharı rüzgarıyla çürüme süreci tamamlandı ve bu rejimlerin her bir yanı dökülmeye başladı. Bir toplum değil sadece kapasitesi yüksek ceberut bir devlet aygıtı inşa etmenin dünya sistemindeki karşılığını kavradıklarında vakit artık çok geçti.
Enkaz, cihatçılık ve yeni siyasal özne
Filistin davası etrafında örgütlenmeye başlayan İslami hareketler, Baas çürümüşlüğü üzerine kuruldu; yer yer bastırıldılar ama "kirlenmeden" dip dalga halinde 2000'lere kadar varlıklarını korudular. ABD'nin Irak müdahalesi ve emperyalizm karşıtlığı ile yelkenleri rüzgarla doldurdular. Demokrasiyi İslamlaştırmanın aracı olarak görenler (İhvancılar) ile buna gerek dahi duymayanlar (Cihatçılar) olarak ikiye ayrıldılar. Yeni dünya ile konuşabilen, üzerinde yükseldiği toplumsal zeminin farkında olan, Ortadoğu'nun yüzyıllardır süregiden yapısal sorunlarına cevap veren yeni bir projeleri olmadan muhalif aktör yokluğunda hormonlu şekilde yükseldiler. Bu hızlı yükselme ve toplumsal proje yoksunluğu, eski sömürgecilerin teşviki ve baskıcı rejimlerin de yer yer mecbur bırakmasıyla İslami hareketleri kendi iç krizlerini bastırmak için hızla politik şiddete yönlendirdi. Her ne kadar dünya siyasi kamuoyunun büyük bir bölümü her gün Irak ve Suriye'deki savaşı, kazanılan ve kaybedilen toprakları, dünya devletlerinin sürekli yenilenen ittifak oyunlarını konuşuyor olsa da, cihatçı hareketler Ortadoğu'nun sorunları çözecek bir projeleri olmadığı için ezilenlerin yeni felaketi oldu.
Suriye ve Irak başta olmak üzere şu an dünyanın en büyük mezarlığı olan Ortadoğu'daki en ciddi sorun, şiddet meselesinden de öte, yeni bir siyasi-toplumsal öznellik sorunudur. Uzaktan bakmasına rağmen gördüğü kandan başı dönenlerin, coğrafi mesafeden ve Ortadoğu'yu değil bu coğrafyadaki çıkarlarını önceleyenlerin en az gündemlerine aldıkları konu bu olsa gerek: Ortadoğu'yu kim kurtaracak?
Her ne kadar Suriye ve Irak'ta an itibariyle cihatçıları askeri anlamda yenmek amacıyla dünyanın önde gelen tüm güçleri seferber olmuş görünse de, hiçbirinin siyasal anlamda IŞİD'in uç beyliğini yaptığı radikal İslam'ın toplumsal kökünün ortadan nasıl kaldırılabileceğine ilişkin bir projesi yok. İdeolojisi ve amacı ne olursa olsun, silahlı toplumsal hareketlere ilişkin bildiğimiz en net hakikat şudur: Bu hareketin askeri anlamdaki yenilgisi siyaseten ve toplumsal anlamda da yenildikleri anlamına gelmez; belirli bir süre sonra yeniden, daha radikal veya güçlü şekilde ortaya çıkabilirler. Irak ve Suriye'de İhvan çizgisinde "ılımlı İslamcılar" denebilecek bir siyasi odak kalmış olsa, emperyal güçler bu hat üzerinden Suriye ve Irak'ın geleceğini şekillendirme işine girişebilirlerdi. Lakin yok. Aynı siyasi çatı altında yaşanmaması opsiyonu karşısında diğer bir seçenek ise daha fazla bölünme ve daha fazla ayrışma olabilir. Hem Ortadoğu'nun yüzyıllardır varlığını sürdüren etnik-dini anlamdaki karmaşık çoğulcu yapısı hem de Baas rejimlerinin bu yapı üzerinde gerçekleştirdiği toplumsal mühendislik çalışmaları, bölgesel anlamda bölünmeyi oldukça güçleştiriyor. Şu anda birçok bölgede var olan de fakto bölünmelerin dünya sistemi nezdinde tescillenmesi, yeni devlet veya devletçiklerin ortaya çıkarılmaya çalışılması demek, akan kanın uzun bir süre daha devam etmesi anlamına gelir. Haliyle sorumuz baki kalıyor: Sykes-Picot Anlaşması'nın yarattığı sömürgecilik enkazını alıp dönüştüremeyen Baas rejimleri ile el ele bu coğrafyayı dünyanın en büyük mezarlığına çeviren cihatçı hareketlerin yerine ne konabilir?
Sykes-Picot'nun külleri ve Rojava imkanı
Ortadoğu'nun geleceğine ilişkin yukarıdaki soruya verilecek cevabın ancak be ancak Ortadoğu içinden bulunabileceğine şüphe yoktu. Ortadoğu, on yıllardır kendi aklı ve ruhuyla kendisinin ürettiği ve kendi kırık döküklüğünü onarabileceği bir ilaç aramaktaydı. Her siyasal çöküntü alanında olduğu gibi, kurtuluş ancak yeni bir siyasi öznenin ortaya çıkması ve bulaşıcı olmasıyla mümkündü. Bu özneyi çıkarabilme imkanı olan iki uzam vardı. Ortadoğu'nun kurtuluş imkanı ya Filistin ya da Kürdistan'dan doğacaktı. Bunun iki sebebi var(dı):
Birincisi, emperyal güçler ile ulus-devlet aktörlerinin zımni anlaşması, statüsüz Filistinli ile statüsüz Kürt'ün statükosuna endekslenmiş bir iktidar örüntüsünü mecbur kılıyordu. Statüsü olmayan mazlum Filistin, tüm Arap milliyetçisi Ortadoğu devletleri için siyaseten kullanışlı bir pazarlık unsuru, gerek duyulduğunda ise rejim içi şoven dalgaları tahkim edici bir unsurdu. Ne yazık ki Filistin imkanını Arap devletleri el birliği ile boğdu.
İkincisi, bölgesel statüko rejimleri, en çok sayıda aktörün en katı biçimiyle iktidarlarını kristalize ettiği yerlerden çatlarlar. Kürdistan, Sykes-Picot ile parçalandığı günden bu yana hem Ortadoğu'daki ulus-devletlerin hem de uluslararası güçlerin üzerine en çok askeri güç ve bastırılması için kaynak yığdıkları alan(dı). O yüzden Ortadoğu'da yeni bir siyasi öznellik yaratabilecek toplumsal gücün Kürdistan'dan çıkmış olması şaşkınlık uyandıracak bir durum değil, siyasal depremin doğal sonucuydu.
Suriye ve Irak iç savaşları başladığı günden bu yana IŞİD'e karşı gerçek anlamda mücadele verebilen yegane güç olarak YPG ve SDF güçleri, dünya kamuoyunda elde ettikleri askeri başarılar hasebiyle çokça konuşulmakta. Ama her askeri gündem, siyasal gündemi kaçınılmaz şekilde perdeler. Klasik anlamda bir devrim sürecinden ziyade savaş koşullarında devrim içinde sürekli devrim yaşayan Rojava'nın siyasal anlamı hala dünya kamuoyu nezdinde askeri gelişmelerin gölgesinde kalmakta. Kapitalizme teslim liberal parlamenter rejimlerinin karşılaştıkları hiçbir ciddi soruna cevap veremediği, Avrupa devletlerinin oryantalist bir küçümseme ile Rojava imkanı üzerine hala gerektiği kadar anlam atfetmediği söylenebilir. Ortadoğu'yu dünyaya "hastalık" yayan ve ama öz-kaynak-yoğun bir yer olduğu için mecburi siyaset sahnesi olarak gören egemen beyazlık kibrinin aşınması kuşkusuz zaman alacak. Buna mukabil, şu sorudan kaçamıyoruz: Kürt Özgürlük Hareketi'nin önerdiği siyasal-toplumsal proje, Ortadoğu'yu kurtarabilir mi?
Abdullah Öcalan'ın sadece Kürdistan değil tüm Ortadoğu için önerdiği mücadele ve inşa biçiminin dört temel ilkesini hatırlamak gerekiyor:
1- Temel amaç devleti ele geçirmek veya devlet kurmak değil yeni bir toplum inşa etmek olmalı.
2- Merkeziyetçilik yerine hem yatay hem de dikey anlamda adem-i merkeziyetçilik ilkesi etrafında etnik-dini-mezhepsel anlamda çoğulcu bir yeniden yapılanma gerçekleştirilmeli.
3- Eski solun gündemine dahi almadığı, ezilen toplumsal gruplar (örn. kadınlar) demokratik siyasetle özne haline gelip icracı ve denetçi güç olmalı.
4- Bürokrat-burjuva sınıfı üreten devlet kapitalizmi yerine rant ekonomisinin topluma bölüştürüldüğü, halkı piyasa ekonomisinden koruyan, içine kapanmayan ve üretim ilişkilerinin kolektifleştirildiği çoklu ekonomi modeli keşfedilmeli.
Bu projeye makro ölçekte bakıldığında, merkeziyetçilikle bastırılmış veya kayırılmış tüm siyasi öznelerin yeni bir evrensel medeniyet projesinin ilkelerine riayet ederek demokratik mekanizmalar oluşturması, demokratik konfederal yapılar kurması anlamına geliyor. Diğer bir deyişle, temsiliyet sorununun aşıldığı, yasama ve yürütme aygıtlarının teritoryal anlamda ölçeğinin küçüldüğü, denetleme aygıtlarının hukuki üst kurumlara yani bürokrasiye teslim edilmediği, yeni toplumsal öznelerce yani halkın ezilen kesimleri tarafından yapıldığı bir modelden bahsediyoruz. Artık uzun uzadıya Kürt Özgürlük Hareketi'nin ortaya koyduğu projeyi soyut kavramlarla anlatma devri kapandı. Kuzey Suriye Federasyonu örneği, kısa bir süre içinde, bu imkanın gerçekten var olduğunu kanıtlamakta. Dünyanın en iyi siyasal bilimcileri ve sosyologları bir araya gelip yıllarca araştırmalar yapıp Ortadoğu için en ideal siyasal-toplumsal modeli ortaya koysa ve bu model tüm emperyal güçler tarafından ciddi şekilde desteklense dahi, bu ideal olanın sahada hiçbir karşılığı olmayabilir. Çünkü Ortadoğu'daki her hakiki birliktelik projesi ya da imzalanacak her sözleşme, önce masada değil askeri sahada yürürlüğe geçmelidir. Kürt Özgürlük Hareketi, Sykes-Picot'nun küllerini savururken, kurduğu ittifakları öncelikle askeri sahada yani birbirlerine canlarını emanet eden özneler üzerinden kuruyor. O yüzden, Baas kalıntılarının da, projesiz cihatçıların da, yeni-Osmanlıcı ağlaklığının da kavrayışını fazlasıyla aşıyor ve aşmaya devam edecek.